M. T. Baş
Yüzünde umutsuz ve üzgün bir ifadeyle karşısında dikilen haberci, ellerini önünde birleştirmiş başı hafif yere bakar vaziyette bekliyordu. Bir elinde kasketi vardı. Kral bütün lordları, derebeylerini ve toprak sahibi şövalyeleri yollayıp mektubu getiren haberci ile yalnız kalmak istemişti. “Hepsi bu kadar mı?” diye sordu kral duygusuz bir sesle.
“Evet majesteleri.” dedi haberci titreyen bir sesle. “Size anlattıklarım ve mektupta yazılanlar dışında başka bir şey yok.”
Çıkması için kral elinin tersiyle işaret verdi. Yerlere kadar eğilen haberci geri geri kapıya kadar yürüyüp sessizce salondan ayrıldı.
Şatoda duyulması çok zor olan o gürültülü sessizlik bütün salona hakimdi şimdi. Uzun pencereden giren gri bulutların ardına saklanmış cılız gün ışığı salonun sadece yarısını aydınlatıyordu.
Parşömen kağıdının üzerindeki mürekkep parmaklarına bulaşmıştı. Kral defalarca okuduğu mektubu son bir kez okuduktan sonra yırtıp konsey odasının köşesindeki bronz ocakta yaktı. Hem kâğıttan çıkan dumanın gitmesi hem de derin bir nefes almak için pencereyi açtı. “Boynuma geçirilmiş bir urgan şundan daha az nefesimi keserdi.” diye düşündü kral kafasındaki ufak değerli taşlarla süslenmiş ince tacı çıkarırken.
Tek tacı bu değildi. Halkı selamlamak için ayrı, konsey toplantıları için ayrı ve yabancı elçileri kabul için ayrı taçları vardı. Konsey için taktığı en sade olanıydı. Uzaktan bakıldığında sade bir çember gibi gözükür, üzerindeki küçük mücevherler yakından bakılmadıkça fark edilmezdi. Halkının karşısına çıktığı zamanlarda taktığı dışı tamamen altından, üzeri büyük değerli taşlarla süslenmiş, en alt tabakadan bir köylünün bile birinin kafasında gördüğünde bunu takan herhangi birine kral diyebileceği bir süs, yabancı elçileri huzuruna kabul ettiği taç ise insanın görüp görebileceği, nadide sanat eserlerinden biri… Üzerine işlenmiş altın, gümüş, elmas, yakut ve pırlantaların sayısı belki de bu şatoda yaşayan insan sayısından fazlaydı. En ince ayrıntısına kadar özenle çalışılmış, ona bakan her elçiye ihtişamıyla “Gözlerini benden alamıyorsun, daha önce benim kadar güzel bir şey görmedin. İşte başında oturduğum krallığın ve onun hükmettiği ülkenin gücü ve zarafeti tıpkı benim gibidir. Bana bak ve benim ülkemin gücü ve zarafeti karşısında eğil.” diyordu.
Tahta çıkana kadar bu tacı ne babasının başında ne de başka bir yerde sergilenirken görmüştü. Lordları için farklı, halkı için farklı ve elçiler için ayrı birer taç. Tıpkı bizler gibi… Farklı zamanlar farklı kişiler hatta kendimize karşı bile taktığımız farklı taçlar farklı yüzler… “Bu küçük çemberin içine nasıl yükler sığdığını bilsen şaşardın.” demişti bir keresinde babası. Bugün neredeyse boynunu kıracak kadar ağırdı.
Kral tacı pencerenin pervazına koyup sarayın avlusunu izlemeye başladı. Güneş hâlâ kendini bulutların arkasında saklıyor, aydınlık yüzünü şatonun avlusuna göstermiyordu. Avluda pek kimse yoktu. İki çocuk surların dibinden koşarak arka bahçeye doğru gittiler. Yaşlı bir hizmetçi kadın elinde kovayla iç kaleye girdi. Üç av köpeği avludaki ağaçların altında geziniyor bakıcıları onlara ıslık çalıyordu. Kahverengi olan sarayın köşesindeki surların uzandığı son nokta olan yüksek kuleye doğru koştu. Kulenin gölgesi her gün bir sarkaç gibi sarayın surlarının birinden başlar günün sonunda karşı surdan şatoyu terk ederdi.
Uzun bir süre kuleyi seyrettikten sonra konsey odasından ayrıldı. Avlu boyunca yavaş adımlarla yürümeye başladı. Güneş hala bulutların arkasında saklanıyordu. Avluda hiç rüzgâr esmiyordu. Üzerinde pelerini yoktu. Sadece takımıyla saraydaki normal biriymiş gibi gezinmek geldi içinden. Ellerini arkada birleştirmiş, parmaklarının arasında sıkı sıkıya tacını tutuyordu. Etrafında gezinen saray halkının bugün onu fark etmesini istemiyordu. Kendini tutamayıp sinirinden güldü bir anda. Tacını tebaasından saklamak isteyen bir kraldan daha gülünç bir şey gelmiyordu aklına.
Peşinde her zaman olduğu gibi iki muhafız vardı. Kral bir süre sonra onlardan sıkılıp gitmelerini emretti. Muhafızlar şaşkınlıkla önce birbirlerine sonra da krala baktılar. Kral emrini diretince başlarını eğip, birkaç adım geri yürüdüler sonrasında arkalarını dönüp kısa sürede gözden kayboldular.
Çocukken bu şato krala sonsuz gibi görünürdü. Kardeşiyle koridorlarda koşar, odaları keşfeder ve yeni yüzler görürlerdi. Her oda onlar için farklı bir dünya, her koridor başka bir yolculuktu. Hiç görmedikleri bir odayı ilk keşfeden o odanın kralı olurdu ve diğeri ne derse onu yapmak zorunda kalırdı. Bir keresinde kardeşi uzun pencereli, kırmızı duvar örtülü, ortasında uzun bir yemek masası olan oda keşfetmişti. Kardeşi kendini odanın kralı ilan etmiş kralı da özel atı yapmıştı. Kral bütün gün yemek masasının etrafında kardeşini sırtında taşımıştı. “Acaba o odayı arasam tekrar bulabilir miyim? Yoksa orası da tıpkı çocukluk anılarımız gibi solup gitti mi?” diye düşündü avlunun ortasında.
Hızlı adımlarla iç kaleye gidip, uzun meşe kapıdan geçti ve tekrar çocukluğundaki güzel zamanların artık eskisi kadar renkli olamayan koridorlarında hızlı adımlarla dolanmaya başladı.
Onu bir anda karşısında gören hizmetliler ve saray görevlileri aceleyle selam verip işlerine devam ediyorlardı.
Anılarının tozlu koridorlarında kaybolan odayı ararken hayatı boyunca hiç görmediği, görse bile unuttuğu pek çok odadan geçti. Bir koridordan diğerine bir odadan ötekine…
Beyaz boyalı, altın kapı kollu, çift taraflı kapıyı açtığında sonunda aradığı odayı buldu. Kırmızı duvar kağıtlarıyla kaplanmış, tavanına kadar uzanan ve şatonun avlusuna bakan iki uzun ve geniş pencerenin aydınlattığı, ortasında üzeri boş kahverengi meşe ağacından yapılmış büyük bir masa olan geniş bir yemek odasıydı. Pencerenin yanına asılmış siyah perdeler yerlere kadar uzanıyordu. Kral pencerenin birinden yüksek kuleyi görebiliyordu. Oda anılarında bıraktığı kadar büyük görünmüyordu artık ona.
Baş köşedeki sandalyeye oturup tacını masanın üzerine koydu. Hemen yanı başından bir ip sarkıyordu. Direkt mutfağa giden bir makara sistemine bağlı ip… İpin ucu, üzeri işlemeli küçük demir bir topa bağlanmıştı. Kral ipi iki kez çekti. Odanın dışında ayak sesleri duyamayınca biri gelene kadar ipi çekmeye devam etti. Uzaklardan kulağa hoş gelen cılız bir zil sesi gelse de onun dışında başka bir ses yoktu. Gözlerini kuleye dikip ipi çekmeye devam etti.
Sonunda kapının arkasından boğuk bir ses duyuldu. “Bu veletlerin hepsi dayaklık, kaç kere söyledim şu zille oynamayın diye!” Ses orta yaşlı bir kadına aitti. Kadın kapıyı açar açmaz bağırmaya başladı. “Bu sefer iple oynayan parmaklarınızı tek tek kıracağım!” Yaşlı, tıknaz, beyaz tenli, gri saçlı, kısa boylu hizmetçi kadın kralı karşısında görünce donup kaldı.
Diz çöküp, aceleyle ve beceriksiz bir şekilde selam verdikten sonra ses tonunu hiç değiştirmeden “Bağışlayın majesteleri. İple yine çocukların oynadığını sandım, lütfen bağışlayın.” dedi. Sesinde ince bir titreme vardı.
“Önemli değil.” dedi kral. “Buraya gelmeyeli yıllar olmuştu. Mutfaktan sen mi sorumlusun?” diye sordu.
“Mutfakta çalışan kadınlardan ben sorumluyum majesteleri.” dedi yaşlı hizmetçi. Kral konuşmaya başladıktan sonra kadın kafasını kaldırdı.
“Eskiden kardeşimle bu odada sürekli oyun oynardık. Başka odalar da vardı ama en sevdiğimiz buydu. Neden bilmiyorum.” dedi kral.
“Bu oda artık eskisi gibi kullanılmıyor majesteleri. Kraliçemiz daha yeni odalara yemek sofraları kurmamızı emretti. Buraya artık sadece mutfakta ve avluda gezinen çocuklar geliyor. Odadaki bütün değerli eşyalar da toplatıldı. Sadece masa, sandalyeler ve perdeler kaldı.” dedi yaşlı kadın.
“Karımın bu şatoda eski olan hiçbir şeyle işi olmaz.” dedi içinden kral. Kraliçe eski zamanlara ve eski davranışlara rafta kalmış tozlu birer eşya muamelesi yapardı her zaman. Kral parmağıyla masaya hafif hafif vururken kardeşiyle bu odada en son neler yaptığını yaptıklarını hatırlamaya çalıştı. “Bana iki tabak haşlanmış mısır getir.” diye emretti kral, yaşlı kadına.
Hizmetçi kadın önce afalladı sonra aceleyle “Hemen majesteleri…” deyip kilosuna rağmen oldukça hızlı hareket edip odadan çıktı. Mısırlar geldiğinde dumanı hala üzerlerindeydi. İki tabakta da üçer mısır vardı. Her yanı iyice tuzlanmış ve suda güzelce pişmiş üç koçan mısır…
Kral eliyle hemen yanında duran boş sandalyeyi gösterdiğinde yaşlı kadın ilk önce ne demek istediğini anlamadı. “Otur, yemeği benimle ye.” dedi.
Yaşlı kadın başını eğip yere baktı. “Ne haddime majesteleri!” dedi.
Kral kadının sandalyesini çekip “Otur.” dedi emreder sesiyle. Kadın usul usul masaya yaklaşıp yavaşça sandalyesine oturdu.
Mısırın dışı kıtır içi yumuşaktı. Yağ ve tuz içine tamamen işlemişti. Aldığı her ısırıkta mısırın suyu çenesinden aşağı akıyordu. “Çocukken kardeşimle mısır yeme yarışı yapardık.” dedi kral ilk koçanı bitirip ikinciyi alırken. Yaşlı kadın hala ilk koçanının yarısındaydı. Kral konuşmaya başlayınca meraklı gözlerle ona baktı. “Masanın altında oturur, aynı anda birer koçan yemeye başlardık. İlk kaybeden atçılık oyununda şövalye olurdu kaybeden ise at. Benim kaybedip at olduğum bir gün kardeşim durmadan sırtımda zıplamıştı ben de dayanamayıp yediğim bütün mısırı önceki gün serilmiş yepyeni ve çok pahalı halının üstüne kusmuştum. Hizmetçi kadın bizi kolumuzdan tutup annemize götürmüştü. İkimiz de suçu birbirimize attık. Hizmetçi kadın hangimiz olduğunu anlayamadı. O gün aynı kıyafetleri giymiştik. Annem hizmetçiye bir sopa verdi. Kadın sırtımız kıpkırmızı olana kadar bizi dövdü. O günden sonra istesek de atçılık oynayamadık.
Kadın kralın hikâye anlatmasıyla biraz daha rahatlamıştı. “Bazen güzel bir sopa, ömrünü kitaplara vermiş bir alimden daha çok şey öğretir insana derdi annem.” dedi yaşlı kadın. Önce kral hemen ardından da hizmetçi kadın uzunca bir kahkaha attılar. “Ben de oğluma hep öyle öğretirim.” dedi kadın kahkahası bitince.
Kral avuç içiyle gülmekten yaşaran gözlerini silip üçüncü koçanını alırken “Oğlun nerede şimdi?” diye sordu. “Şatoda mı görevli?”
“Hayır majesteleri, orduda hizmet veriyor. En son yola çıkan orduya katıldı.” dedi hizmetçi kadın.
Kral ağzında küle dönüşen lokmasını zor da olsa yuttu ve yarım mısır koçanını tabağa bıraktı. “Piyade miydi?” diye sordu kral sırf sormak içindi.
“Evet gezici şövalyeler ve muhafızlarla birlikte savaşıyor.” dedi hizmetçi kadın heyecanla “Cüretimi maruz görün ama acaba orduyla ilgili bir haber geldi mi, en son gelen haberlere göre bir savaşa girmek üzereymişler.” diye sordu hizmetçi kadın. Sesi endişeli ve huzursuzdu, titremesini saklamaya çalışmıyordu.
Kral kısa bir süre cevap vermeden yarısı yenmiş mısıra ve pencereden kendini izleyen kuleye baktı. Güneş bulutların arasından yavaş yavaş sıyrılıyor, ışığı yemek odasını aydınlatmaya başlıyordu. “Henüz bir haber almadım ama gönlünü ferah tut. Savaş planlarını inceledim ordumuzun kaybetmesi mümkün değil. Oğlun sağ salim evine dönecek.” dedi tek nefeste.
Tek bir plan vardı. Ordunun mevkisi başka bir plana gerekecek bir durumda değildi. Bütün komutanları bu planı onaylamıştı. “Sadece kendi sesini dinleyen bir kralın hükmü uzun olmaz.” derdi babası hep. Kral, konseyindeki her lorduna söz hakkı verir fikrini ortaya koymasına müsaade ederdi. Bu savaşı planlarken de farklı bir şey olmamıştı. Her lordu planı incelemiş her biri fikrini söyleyip onaylamıştı. Mektup geldiğinden beri kafasında bu plan dışında başka bir şey yoktu. Harita üzerine çizilmiş her bir çizgi kralın da aklına hayali bir mürekkeple çizilmişti sanki. Yapılabilecek başka bir plan yoktu.
Kral ayağa kalktı. Hemen ardından da hizmetçi kadın. O kapıya doğru yürürken kadın da tabakları toplayıp hızlıca kapıdan çıktı. Tacı elindeydi.
Birbirinin aynı bir sürü koridor ve salon geçtikten sonra yolu saray bahçesine çıktı. Dışarı adımını atar atmaz gözleri sarayın içindeki loş ışığa alıştığı için gözlerinin güneşe alışması biraz zamanını aldı. Gözleri kapalı birkaç adım atmaya çalışınca nereden çıktığını anlayamadığı bir hizmetçi koluna girdi. Önünde uzanan bahçe daha da netleşip, görüşü düzelince hizmetçiyi yanından gönderdi.
İsmini ve sayısını hatırlayamadığı birçok ülkeden gelen çiçekler, farklı renklerden oluşmuş bir okyanus gibi önünde uzanıyordu şimdi. Kraliyet bahçesinin ortasındaki çeşme ve etrafını çevreleyen havuz hala annesinin ilk yaptırdığı günkü kadar beyaz ve ihtişamlıydı. Çiçeklerin hoş kokusu burnunda usulca dolaşırken, çeşme sularının şırıltısı kulağına narin parmaklarıyla arp çalan bir kadının şarkısı kadar güzel geliyordu. Çeşmeye doğru attığı her adımda içi daha da huzur buluyordu. Bahçenin engin ve huzur dolu manzarasının ardından yükselen kule uzaklardaki silik bir hatıra gibi geliyordu krala. Güneş birkaç sıra bulutun ardına gizlenmişti ama gökyüzü masmavi, gün apaydınlıktı.
Çiçekli yolların arasından geçip çeşmenin yanına vardı. Çeşme aynı zamanda bir heykeldi. Heykel havuzun ortasında yükseliyor, günün ışıklarıyla parıldayan berrak sular onu çevreliyordu. Kral havuzun kenarına oturdu. Havuzun içi küçük kare şeklinde mavi taşlarla kaplıydı. Balık ve yosun deseni verilmiş başka renk taşlar da vardı. Heykel ise bütün ihtişamıyla havuzun ortasında kendini gösteriyordu. Tepesinden sular fışkıran bir tahtta oturan, uzun saçları beline kadar inen, güzel ve sert bakışlı bir kadındı. Ellerini iki yana açmış, tahtın tepesinden gelen sular ellerine çarpıyor ve havuza dökülüyordu. Ayaklarının dibinde iki küçük çocuk ve bir köpek vardı. Sağdaki çocuk ellerini havuza daldırıyor, soldaki ise kadının ellerinden dökülen suları yakalamak istermiş gibi ellerini havaya kaldırıyordu. İkisinin de başında küçük birer taç vardı. Tam ortadaki köpek ise kadının ayaklarının dibine yatmış, kafasını uzatıp havuzdan su içmeye çalışıyordu. Dikkatli bakıldığında heykeltıraşın köpeğin havuza doğru uzanan dilini bile yapacak kadar usta bir iş çıkardığı anlaşılıyordu. Köpeğin dili havuza o kadar yakındı ki kral suya değip değmediğini anlayamıyordu.
Kralın annesi bu çeşmeyi o kadar çok sevmişti ki heykeltıraşa keselerce altın ve kendi hususi topraklarından arazi vermişti. Kral o zamanlar küçük bir çocuk olsa da adamın yüzündeki sevinç ifadesini hala dün gibi hatırlıyordu. Uzun emekler ve uğraşlar verip yarattığı eserin beğenilmiş, verdiği emeği taktir edilmiş ve en sonunda da karşılığını fazlasıyla almış bir sanatçının yüzünü bir ömür geçse de unutamazsınız.
Havuz; altındaki balık, yosun ve deniz kabuğu desenleriyle tıpkı bir denizi andırıyordu. Çocukken bu havuza “Kraliçe’nin Denizi” derlerdi. Kardeşiyle bu denizde filolar yüzdürüp deniz savaşları yaparlardı. “Ben gemimin ismini ‘Gururlu Prensin Kılıcı’ koyuyorum.” demişti bir keresinde kralın kardeşi. Kral tacını havuzun kenarına koydu ve kendisini izleyen hizmetçilerden kalın parşömen kağıtları istedi. İlk gemi biraz yamuk olsa da su üstünde bir müddet kalmayı başardı. İkinci daha düzgün oldu ve batmadı. Kral farkına varmadan havuzun üstü kâğıttan gemilerle doldurdu. Hatta içlerinden biri havuza elini uzatan çocuk heykelinin parmaklarına takıldı.
Kraliçe’nin Denizi’nde sakince yüzen bu kâğıttan filoyu izlerken kralın düşleri havuza atılan altın bir parayla bozuldu. Karısı arkasında iki hizmetçisiyle heykelin arkasından çıkageldi. Attığı paranın bir yüzünde kralın profilden görünen yüzü vardı. Kraliçe nedense hep altın paranın üzerindeki kralı daha yakışıklı buluyordu.
Kraliçe ağır adımlarla kralın oturduğu yere yanaştı. Uzun elbisesinin etekleri yerleri süpürüyor, etraftaki çiçeklerin doğal, canlı renkleri elbisenin renginin soluk gösteriyordu.
“Herkese bir hak verirler ama ben iki dilek diliyorum. Kocamın hükmü uzun sürsün ve üçüncü çocuğumuz dünyaya erkek ve sağlıklı olarak gelsin.” dedi şişmiş karnına dokunan kraliçe. Bir hizmetçi elinden tutarken diğeri sırtına destek verdi ve zor da olsa kralın yanına oturdu. Diğer elini de kral tuttu.
Kraliçenin parmağındaki yakut yüzük güneş ışıklarıyla parıldıyordu. Güneş sonunda bulutların hapsinden kurtulmuş bütün bahçeyi aydınlatıyordu. Kral istemsizce bu eli ilk tuttuğu ve karısını ilk gördüğü günü hatırlarken buldu kendini. Düğün günü… O güne kadar yüzünü bir kez bile görmemişti. Kayınbabası, kralın babasının varlıklı lordlarından biriydi. Evlilikleri hem karısının ailesini konseye almış hem de kralın babasının iktidarını güçlendirmişti. Düğünlerine birçok kişi katıldı, kahkahalar atıldı. Lordlar, leydiler, derebeyleri, varlıklı şövalyeler; veliaht prensin düğününde konuşmak için can attı. Kral o gün eşine söylediği ilk sözleri hafızasını ne kadar zorlasa da hatırlayamıyordu. Ama karısının güldüğünü hatırlıyordu. Muhtemelen güzelliğine iltifat etmişti.
“Her yerde seni aradım. Konseyden sonra nereye kayboldun?” diye sordu kraliçe meraklı bir sesle.
“Canım biraz şatoda dolaşmak istedi. Yürümek kafamı toparlamamı sağlıyor. Çocuklar nerede?” diye sordu.
“İkisi de odalarındalar. Prensim çok uslu bir çocuk ama prenses insanı çileden çıkartıyor. Onunla başa çıkabilecek hizmetçi bulmakta zorlanıyorum.” dedi Kraliçe iç çekerek.
“Desene annesine çekmiş.” dedi kral. İkisi de gülerken kraliçe hafifçe kralın omzuna vurdu. Karısı sert ama sevgi dolu bir kadındı. Kral, kraliçesini tanıdıkça sevmişti. “Arada bir onu buraya getir belki çiçekler onu sakinleştirir.” dedi kral.
“Onu buraya en son getirdiğimde olanları hala unutamıyorum. Bahçenin içine dalıp onlarca çiçeği yolmuştu. Sonra çamurlu ayaklarıyla havuza atlamıştı. Annen bahçenin halini görünce sinirden deliye dönmüştü.” dedi kraliçe. Aralarında duran tacı alıp hamile karnının üzerine koydu. Havuzun berrak sularına ve heykele baktı. “Bu heykel bana hep onu hatırlatıyor. Şatoya ilk geldiğimde bu bahçe bana cennetten bir parça gibi gelmişti. Aynı bu şekilde havuzun başında oturmuştuk. ‘Her oğul tıpkı bir mabedi ayakta tutan birer sütun gibidir kraliçeler için.’ demişti bana. Ne kadar çok sütunun olursa mabedin o kadar sarsılmaz ve sağlam olur. Her annenin çocuğunu tıpkı sütunları yapan usta gibi şekillendirmesi gerekir. Hem malzemesini sağlam katmalısın hem de dışını güzelce yontmalısın. Bu dünya ustalığını iyi yapamamış enkaz altındaki kadınların üzerinde yükseliyor.’ demişti bana.” dedi kraliçe.
Kral zaman zaman annesi kadar zeki olabilmeyi diliyordu. “Kardeşin seninle konuştu mu?” diye sordu kraliçeye. Konseyindeki koltuklardan biri karısının kardeşine aitti.
“Evet.” diye cevap verdi kraliçe. Elinin tersiyle işaret edip hizmetçileri yanından uzaklaştırdı. Havuz başında baş başa kaldılar. “Hepsi o, kendine savaşçı diyen akılsız lord yüzünden başımıza geldi.” dedi sinirli bir şekilde. “İki koyun bile güdemeyecek bir adamı ordunun başında savaşa yollayarak hata ettik.”
“Yaptığı savaş planlarını ben de gördüm. Bize kesin zafer getirecek bir plandı. Ama savaşlar kâğıt üzerinde kazanılmaz. Hava bozmuş ve orduyu yavaşlatmış olabilir ya da savaş alanı düşman tarafından ele geçirilmiş olabilir.” dedi kral. Aklına onlarca sebep daha geliyordu ama sadece bu ikisiyle yetindi.
“Belki…” dedi kraliçe umutsuz bir sesle. Önce havuzda batan kâğıttan bir gemiye sonra da kralın yüzüne baktı ve kocasının yanağına bir öpücük kondurdu. Bu öpücük kralın içinde büyüyen karanlık köklere can suyu vermekten başka bir şey yapmadı.
Kral bileğini sıyırıp suyun içinde duran parayı alırken kraliçe gökyüzüne bakıp bağırmaya başladı. “Yine mi şu kuş? Verdiğim emirleri kimse ciddiye almıyor mu? Şatoda şahin uçurmayı yasaklamıştım. Bir keresinde hizmetçilerimden birinin başından aşağı sıçmıştı. Eğer benim üzerime sıçacak olursa hem kuşu hem de onu uçuran şahinciyi doldurtup duvarıma asarım.” Kral sinirle ayağa kalkınca karnının üzerindeki taç yere düştü. Kral hızlıca parayı cebine atıp karısının elinden tuttu. Parmağını bir kez şıklattı ve karısının hizmetçileri koşar adımlarla yanlarına geldiler. Kraliçeyi onlarla bırakıp surlara doğru yürümeye başladı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu kraliçe arkasından.
“Şu şahinciyi bir kere de ben göreyim.” deyip yürümeye devam etti.
“Majesteleri! Tacınızı unuttunuz.” dedi kraliçenin arkasından hizmetçilerden biri tacı yerden alıp, diz çökerek. Kraliçeye kısa ve sert bir bakış attıktan sonra tacı alıp yoluna devam etti.
Surlar yaklaştıkça gözüne daha da büyük ve yüksek geliyordu. Sırf surların gölgesine ulaşabilmek için uzun bir süre yürümesi gerekti. Tepeye ulaşan merdivenleri bulana kadar da bir süre yürüdü. Bir eli soğuk eski taş duvarda, gözleri gökyüzünü süzer halde yürüyüp durdu. Şahin görünürde yoktu. Bir süre sonra gözleri şahini aramayı bırakıp yüksek kuleye takıldı. Kule yükselip büyüdükçe kralın adımları da hızlanıyordu. Adımları o kadar hızlanmıştı ki merdiven boşluğunu neredeyse fark etmeden geçecekti.
İlk basamağa adımını attığında bunun kısa bir tırmanış olacağını düşünüyordu ama daha merdivenin yarısına gelmeden nefesi kesildi ve sıradaki ilk basamağa oturdu. Surların gölgeli taş duvarlarının içindeki merdiven boşluğundan bahçeyi ve sarayı izledi. Saray bembeyaz bahçeyse yemyeşil parıldıyordu. Bu taş duvarların arasından, yeşil bir denizin ortasındaki parıldayan değerli bir inci gibi görünüyordu sarayı.
Surun eteklerinden esen güçlü bir rüzgâr kralın irkilmesine sebep oldu. Hızlıca kalkıp tırmanmaya devam etti. Kral sadece ömrünü geçirdiği saraydaki merdivenlere alışıktı: Eğimli ve alçak. Oysa surlardaki basamaklar dik ve yüksekti. Dizini kırmadan diğer basamağa adım atmak imkansızdı.
Tırmanışın ikinci yarısını ara vermeden bitirip surun tepesine ulaştı. Güneş ışığı bu sefer gözlerini kamaştırdı ki uzunca bir süre bir müddet hiçbir şey göremedi. Ne zaman gözlerini açmaya kalksa ışık gözlerine mızrak gibi saplanıyordu. İstemsizce koluyla gözlerini kapattı. Gözlerine inmiş bu kara perdeyle önce rüzgârın sesini duydu ardından yüzüne ve saçlarına dokunan zarif ama sert parmaklarını hissetti. Güneşin sert elleri gözlerinden çekilirken, gözlerindeki perde yavaş yavaş aralandı. Geniş düzlükler, ekilmiş tarlalar, irili ufaklı köyler, gür çam ormanları ve yeşil arazilerde yılan gibi dolanan kahverengi toprak yollar önünde uzanıyordu. Krallığı sanki en yetenekli ressamın fırça darbeleriyle yapılmış bir tablo gibi karşısında duruyordu.
Kral bir süre bu manzaranın tadını çıkardı. Dünyanın dört bir yanından sihirbazlar, akrobatlar ve soytarılar huzuruna çıkmış ve ona gösteriler yapmıştı ama hiçbiri kralın karşısına aniden çıkan güzel bir manzarayı izlemek kadar keyif verememişti. “Manzaralar insana neden bu kadar huzur veriyor?” diye düşünürken buldu kendini. Kısa sürede de cevabı buldu. Çünkü değişmezler, hep aynı kalırlar. Her şeyin hızla değiştiği, bu değişime bazen ayak uydurduğumuz bazen de uyduramadığımız bu hayatta böylesine değişmeyen ve güzelliğini koruyan ne kaldı ki? İşte bu dinginlik ruhumuza huzur veriyor.
Şahinin tam önünden uçması kralın manzaranın büyüsünden kurtulmasını sağladı. Usulca süzülüp surun üstündeki şahincinin koluna kondu. Uzaktan bir nokta gibi görünüyordu. Adamın arkasından da kule yükseliyordu. Artık o kadar yaklaşmıştı ki kule kralın üzerine eğiliyormuş gibi görünüyordu.
Ağır adımlarla surun ince dar yolunu yürümeye başladı. İki kişinin yan yana yürüyebileceği kadar genişti sadece. Şahinci gözünü manzaradan ve süzülen şahinden ayırmadığı için kralın yaklaştığını fark etmedi. Orta yaşlı bir adamdı. Arkaya doğru taranmış kırlaşmaya başlayan saçları omzuna kadar iniyordu. Yüzünde kirli sakal ve çok fazla kırışıklık vardı. Açık yeşil bir tunik, koyu yeşil bir pantolon ve siyah deri çizmeler giyiyordu.
Sağ elinde dirseğine kadar uzanan koyu kahverengi kalın deriden yapılmış büyük bir eldiven vardı. Eli beline deri bir kemerle bağlanmış, ucu çatal bir çubuğun üzerinde duruyordu. Adamın bu hali krala tuhaf göründü.
Kral yanında dururken bile adam gökyüzüne bakmaktan onu fark etmedi. Belki de çok sessiz gelmişti. Kral hafifçe öksürüp şahinciyi derin düşlerinden uyandırdı.
Adam başını çevrince hem şahinci hem de kral şaşırdı. Şahincinin bir gözü yoktu. Başının etrafına sardığı siyah bandajı kral nasıl olduysa fark etmemişti. Şahincinin başını çevirmesiyle diz çökmesi bir oldu. Kral eliyle işaret verince adam ayağa kalktı. Tek gözü şimdi bulutları ve gökyüzünü değil siyah kale taşlarını ve kralın ayaklarını seyrediyordu.
Kral yukarı bakıp gözleriyle şahini aradı. “Şahin seni görmezse buraya gelir mi?” diye sordu.
“Kartal ıslığımı duymazsa yere asla inmez majesteleri. Öyle yetiştirildi. Islığı duymazsa kanatlarının onu taşıdığı yere kadar uçar sonunda hala ıslığı duymayı bekler bir halde yere düşer.” dedi şahinci ürkek ve çekingen bir sesle. Başı hala eğik gözleri yere bakıyordu.
“Kartal mı? Ben onu şahin sanıyordum.” dedi kral. Kartal uçuran şahincinin yüzüne bakıyordu şimdi. Adam kralın yüzüne baktığını fark edip mecburen kafasını kaldırdı. Sahip olduğu tek gözü kralın yüzünü dikkatlice süzdü. Şahincinin yüzünde kralın anlamlandıramadığı bir tebessüm belirdi. Hem mutlu hem de hüzünlü bir gülümsemeydi bu. İnsanın yüzünde oluşan birkaç çizginin, ağzı ve gözlerinin yaptığı birkaç hareketin içinde kendisinin bile farkında olmadığı, anlamlandıramadığı duyguları açık bir kitap gibi ortaya koyması insan vücudunun kendine en büyük ihanetlerinden biri belki de. Biz onları ne kadar saklamak istesek de kendilerini göstermenin bir yolunu mutlaka buluyorlar.
“Şahin öldü majesteleri. Çok yaşlanmıştı. Ben de bu yeni kartalı getirttim. Şahinden daha güçlü ama eğitimsiz.” dedi şahinci.
“Eğer düzgün kullanamıyorsan gücün varlığı yokluğundan daha tehlikelidir.” dedi kral.
Kartal üzerlerinde belirip geniş bir çember çizmeye başladı. Şahinci iki parmağını dudaklarına götürüp kralın kulaklarını çınlatacak kadar yüksek bir ıslık çaldı. Kuş üzerlerine pike yapıp usulca şahincinin kalın eldivenine kondu. Kral bir iki adım geri çekilmişti. Kartal kanatlarını birkaç kez çırpıp dengesini sağladı. Keskin pençelerini var gücüyle eldivene geçirdi. Bir anlığına kral, kartal ile göz göze geldi. Ama bu kısacık an bile kralın, kartalın gözlerindeki yaşama azmini ve pençelerini avına geçirmek isteyen hırsını fark etmesine yetti. Şahinci cebinden çıkardığı deri başlığı hemen kartalın başına geçirdi. Gözleri şimdi tamamen kapanmıştı.
“Avın yerini belirleyip parçalamadan yakalamasını öğretiyorum majesteleri. Kalenin çevresine beyaz tavşanlar saldım. Yeşil çayırların üzerinde güzel ve anlaşılır birer hedef oluyorlar. Hatta bazılarının saklanması için çukurlar bile kazdım. Kartalın bugün birini tutacağına inanıyorum.” dedi şahinci.
Kral tekrar adamın yanına geldi. Şahinci hızlı hareketlerle kartalın pençesindeki ipi kolunun altındaki tahta çubuğa bağladı.
“Hiç yakalayabildi mi?” diye sordu kral kartalı dikkatlice süzerken.
“Hayır majesteleri. Ama bugün diğer günlerden daha kararlı. Birkaç kez daha denersek avını tutacaktır.” dedi şahinci kartalın tüylerini dikkatlice okşarken. Kartal havayı gagaladı.
“Sal bakalım bu kez avını tutabilecek mi?” dedi kral.
Şahinci hızlıca kartalın ayağındaki ipi çözüp duruşunu aldı. Bir eli kartalın gözlerini örten başlıktaydı. Başlığı açmasıyla kuşu gökyüzüne uçması bir oldu. Kartal gerilmiş bir yaydan fırlatılan ok gibi hız kesmeden veya kanat çırpmadan şatonun tepesine yükseldi. Tepenin eteklerindeki yeşil çayırlara doğru uçtu.
Kral ve şahinci hızla uçup uzaklaşan kartalı gözden kayboluncaya kadar takip ettiler. Şahinci gururla krala dönüp “Yakında av gezilerinde size eşlik edebilecek kadar yetişecek.” dedi.
“Umarım.” diye cevap verdi kral. “Özgürlük denince aklımıza her zaman kuşlar geliyor. İnsan gözünün en çok ufka kadar yetebildiği, fethedilmez, zapt edilemez, her zaman onlara ait olacak bir dünyaları var tepemizde. Ama gel gör ki özgürlüğüne en çok zincir vurduğumuz canlılar yine onlar.”
“Dünya böyle bir yer majesteleri.” dedi şahinci “Hekimlerimiz hastalıklara çare bulmak için onlara çeşitli ilaçlar verir. Benim gibi avcılar onların keskin gözlerini, güçlü kanatlarını ve asla yetişemeyeceğimiz hızlarını kullanır. Tüyleri en güzel olanları yuvasından ayırıp altın kafesler içerisinde kendi yuvamıza hapsederiz. Hatta…”
Şahinci son sözünü söylemeden önce yutkundu. Sesinde derin bir titreme vardı. “Hatta bile bile getiremeyeceğimiz sözleri ayaklarına bağlar, uzaklara göndeririz.” dedi.
“Haberi sen de almışsın.” dedi kral. Uzunca bir iç çekti. “Orduda bir yakının var mıydı? Kuzenin ya da kardeşin.” diye sordu.
“Ordudaki her cesur adam benim kardeşimdir majesteleri.” dedi şahinci. Zar zor titremesine engel olduğu kalın sesiyle ‘Kötü haber taşıyan kuşlar daha yavaş uçar çünkü bileğine bağlı sözler bazı insanlar için diğer sözlerden çok daha ağırdır.’ bana bunu bir keresinde kardeşiniz söylemişti.”
“Ağabeyiniz… Gözümü kaybettiğim savaşta hayatımı kurtarmıştı. Hayattaki en iyi dostumdu.” dedi başını yere eğerek.
Kral bazen ağabeyinin yüzün hatırlayamıyor ve bu onu kahrediyordu. Ağabeyi ondan on beş yaş büyüktü. Herkes tarafından sevilir ve saygı duyulurdu. Tahtın geleceği parlak veliahdıydı. Göğüs zırhını delen iki kara oka kadar… Haber geldiğinde babası günlerce odasından çıkmamış, annesi ağlamaktan mahvolmuştu. Babası merhum ağabeyinin yaşına gelene kadar kralı veliahdı ilan etmemişti.
Kral kafasında dönüp durduğu bu labirentten artık sıkılmıştı. Döndüğü her köşeden yeni bir duvar, yeni bir çıkmaz yol çıkıyordu karşısına. Altında da kalsa bu duvarı yıkıp insanı deliye çeviren bu labirentten kaçmanın vakti gelmişti. “Ordumuz ağır bir hezimete uğradı. Çoğu orduya yeni katılmış genç askerlerimiz bizzat benim atadığım vasıfsız lord yüzünden katledildiler. Bu mağlubiyetin ve yitip giden canların mesuliyeti benim üzerimde, değil mi?”
Şahincinin gözleri hala yere bakıyordu. Krala cevap vermeye cesaret edememişti. Kral bir eliyle sura tutunup “Cevap ver?” diye emretti.
Şahinci yavaşça başını kaldırıp kralın yüzüne baktı. Kral adamın yüzünden ne hissettiğini anlayamadı, bakışları boşluğa bakar gibiydi. “Bazen gerçekleri görmek için kartal kadar keskin gözlere ihtiyacımız olmaz majesteleri.” dedi şahinci. Islık çalıp kartalı geri çağırdı. Birkaç kalp atışı sonrasında kartal, pençelerinde tuttuğu, kandan beyaz tüyleri pembe rengine bürünmüş tavşanla şahincinin koluna kondu. “Ama gerçekler bizden tavşan gibi kaçtığında onlara saklanmaları için çukurları istemeden biz de kazabiliriz.” Diz çöküp kanlı tavşanı havaya kaldırarak krala sundu. Sıcak kanlar adamın ellerinin arasından kollarına doğru akıyordu.
“Kuşa ver yesin. Hak etti.” deyip diz çökmüş şahincinin yanından geçerek hızlı adımlarla önünde yükselen kuleye doğru ilerlemeye başladı.
Kule her adımda daha da büyüyor, kral onun haşmeti karşısında adeta kendini bir böcek gibi hissediyordu. Kuleye giden, surların üzerindeki bu yolda yürümek ipekten bir ipliğin üzerinde yürümek kadar zor geliyordu şimdi ona.
Kulenin dibine ulaştığında, baştan aşağı paslanmaya yüz tutmuş, eski demir kapı karşıladı onu. Kapının üzerinde kaydırıp dışarıya bakmasını sağlayan göz boşluğu vardı. Kapıyı önce üç, sonra iki en son da bir kere vurdu.
Kapı gıcırdayarak ardına kadar açıldı. Kulenin karanlığının içinden uzun boylu, kel, iri yapılı ve sert bakışlı nöbetçi çıktı. Bu adam sağır ve dilsizdi. Yüzünün sol yanında alnından çenesine kadar inen bir yara izi vardı. Bilinmeyen bir sebepten hadım edilmişti. Kral onu zindandan çıkartıp bu kulenin bekçisi yapmadan önce onun insan olduğunu söylemek bile güçtü. Kral onu buraya getirdiğinde işaret diliyle söylediği ilk şey “Bu kuleye benden başkası çıkarsa ölürsün, ellerin benden başkasına bir şey anlatmak için hareket ederse onları kestirip sana zorla yediririm.” idi. Nöbetçi ifadesiz bir suratla sadece başını sallamıştı.
“Yemeğini yedi mi?” diye sordu kral işaret diliyle. Kral iki elini de kullanmak için tavı kemerine asmıştı.
“Yarısını yedim. Her gün olduğu gibi.” dedi nöbetçi işaret diliyle.
Kral başıyla onaylayıp spiral merdivenleri hızla tırmanmaya başladı. Attığı her adımda vücudu daha da ağırlaşıyordu. Merdiven yolunu dilsiz nöbetçinin bir bir yaktığı meşaleler aydınlatıyordu. Tacı şimdi elinde sıkı sıkıya tutuyordu. Üzerindeki bazı mücevherler elini acıtacak kadar sıkı tutmuştu.
Sonunda kulenin tepesine vardı. Aşağıdaki kapının neredeyse aynısı yukarıda da vardı. Ama bu kapının altında içeri tepsiyle yemek yollanabilecek bir açıklık vardı. Kral ayağındaki deri çizmelere rağmen içerinden gelen yüksek rüzgârı hissedebiliyordu. Kral elini yakasından gömleğinin içine sokup parlak, ışıltılı bir zincirle boynuna astığı siyah, eski, paslanmış anahtarı çıkarttı. Kral bazen bu anahtarı boyunda taşıdığı her gün daha da ağırlaştığını ve karardığını hissediyordu.
Derin bir nefes alıp anahtarı deliğe soktu. Çelik kilidin açılma sesi kulenin koridorlarında yukarıdan aşağı yankılandı. İçeri girdiğinde geniş yuvarlak salonun bütün pencerelerinin açık olduğunu gördü. Güneş ufuktaki dağların hemen üzerinde yükseliyor, gün sonunun yumuşak ışığı salonun içini aydınlatıyordu. Kral gözlerini bir kere bile kırpmadan salonun ortasına kadar gözlerini güneşten ayırmayarak yürüdü.
Yere kadar uzanan perdelerin arasından fırlayan silüet az önce yanından ayrıldığı kartal gibi üzerine atıldı. Bu silüetin kartal gibi keskin pençeleri yoktu ama tahtadan bir kılıcı vardı. Silüet tahta kılıcı yerde yatan kralın boğazına dayadı.
Taş zeminin soğuğu kralın içini ürpertirken üzerindeki adamın ağırlığı göğsünü sıkıştırıyordu. Kısa süreli şaşkınlığı atlattıktan sonra kral sonunda üzerindeki adamın yüzüne bakabildi. En azından görebildiği kadarını…
Sakalları omuzlarına, saçları ise beline kadar inmişti. Üzerinde kralın giydiğine benzeyen, renkleri solmuş, dikişleri açılmış ve bazı yerleri yırtılmaya başlamış bir takım vardı. Düğmeleri iliklenmemiş ve önü açıktı. Altına tunik giymediğinden çıplak göğsü görünüyor, iki yanındaki kaburgalar sayılabiliyordu. Kral onu tanımakta zorlanmadı çünkü bu yüz her gün aynada baktığı yüzle aynıydı.
Sakallı adam heyecanlı ve biraz da şaşkın bir sesle “Kardeşim!” dedi. Kralın kardeşi ağırlığını üzerinden çekip kralın konuşabilmesi için fırsat verdi. “Seni öldürebilirdim.”
“Keskin çeliğini boğazıma dayamaya devam edersen öleceğim kardeşim.” dedi Kral. Hala boğazına dayalı tahta kılıç yüzünden zar zor konuşabiliyordu. İkiz kardeşi için bu tahta parçası özenle dövülmüş, parıldayan bir şövalye kılıcıydı.
Kardeşi üzerinden kalktı. Güneş ışığı tam başının arkasına vuruyor, uzun gür sert saçlarının arasını yer yer aydınlatıyordu. Kısa bir süre kralın geldiği kapıya baktıktan sonra, elini yerde yatan kardeşine uzattı. Kral kardeşinin elini yakalayıp zor da olsa ayağa kalktı. Şimdi karşılıklı iki kardeş birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı kardeşinin ne gördüğünü bilemezdi ama kral için karşısındaki görüntünün aynaya bakmaktan bir farkı yoktu.
“Kirli bir aynaya bakmak gibi değil mi?” dedi Kralın kardeşi. Kral şaşkınlığını gizleyememişti.
Kralın kardeşi tahta kılıcı kemerindeki deri halkaya geçirip krala içten bir şekilde sarıldı. Kralın yüzü kardeşinin saçları arasında kayboldu. Kardeşi gülümsüyordu.
Sarılmaları kısa sürdü. Kralın kardeşi açık kapıyı sert bir şekilde kapattı. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboluyordu. Kral ve kardeşi arasında dört beş adımlık bir mesafe vardı şimdi. “Güzel yüzünü görmeyi neye borçluyum kardeşim?” diye sordu.
“Seni özlediğim için buradayım. İnsan dünyaya beraber geldiği kardeşini özleyemez mi?” dedi kral.
Kardeşi iç geçirip yere baktı. “Bir şey düşürmüşsün” deyip salonun iç kesimlerine doğru yürümeye başladı. Kral yerdeki tacı yeni fark ediyordu. Hızlıca tacı alıp kardeşinin peşinden gitti.
Perdenin arkasından ve ufak bir koridordan geçtikten sonra kardeşinin odasına vardı. Kral kardeşinin odasını meraklı gözlerle süzmeye başladı. Buraya en son annesiyle beraber yıllar önce gelmiş ve hemen ayrılmak için her şeyi yapmıştı. Arık içinde böyle hisler beslemiyordu. Hatta şu anda her şeyden, herkesten uzakta kulenin tepesindeki bu ıssız odada kalmak onun için altından bir sarayda yaşamaktan farksız olurdu. Ama bu odanın bir sahibi vardı.
Kardeşinin yaşamak için kullandığı alan; büyük yuvarlak bir masa, iki sandalye, çift kişilik bir yatak ve uzun bir kitaplıktan ibaretti. Sandalyelerden biri parmaklıklı pencerenin önünde duruyordu. Kardeşi sandalyeyi tutup büyük yuvarlak masanın yanına çekti. Tahta kılıcını çıkarıp masanın üzerine koydu ve kendini sandalyeye attı.
“Ne içersin?” diye sordu kralın kardeşi. Pencereden gelen günün son ışıkları kralın kardeşinin yüzünü aydınlatıyordu. Sakallardan ve saçlarından fark etmesi zordu ama çok zayıflamıştı.
“Neyin var?” diye sordu kral diğer sandalyeye otururken. İki sandalyenin de sırtı masaya dönük pencereye doğru bakıyordu.
“Sadece şarap…” dedi kardeşi. Ayağa kalkıp hızlıca odanın diğer ucuna gitti. Kısa bir süre sonra bir elinde iki kadeh diğerinde bir sürahi suyla geri döndü. Takımını çıkartmış onun yerine beyaz ince bir gömlek giymişti. Saçlarını yüzünü ortaya çıkartacak şekilde kulaklarının arkasına atmıştı. Kadehlere yarısına kadar su doldurup birini krala uzattı. Kral hiç konuşmadan kadehi aldı. Su kulenin dibindeki kuyudan geldiği için bardağın camını nemlendirip ıslattı. “Neye içiyoruz kardeşim?” diye sordu kral.
Kralın kardeşi bir süre boşluğa bakıp düşündü. Havaya asılı görünmez yazıları okur gibi bir hali vardı. Sonunda iç geçirip “Gerçeklere…” deyip kadehini krala doğru kaldırdı.
İki kardeşin kadehlerinin çınlaması yüksek kulenin boş salonu boyunca yankılandı. Kadehteki buz gibi soğuk su gökyüzünden orman yangının üzerine düşen bir yağmur damlası gibi geldi krala, boğazından aşağı akarken.
Kral kadehi bir dikişte içmişti ama kardeşi kadehten yudum yudum içiyordu. “Hızlı içiyorsun.” dedi.
“Bugünlerde içmek için çok fazla sebebim var.” dedi kral nemlenmiş boş bardağı elinde döndürürken.
“Doğru. Ordunun başına gelenler… İnsan içmekten başka ne yapacağını şaşırıyor.” dedi kralın kardeşi. Batan güneşi seyrederken kadehinden bir yudum su içti.
“Biliyor musun?” diye sordu kral şaşkınlık içinde.
“Elbette biliyorum.” dedi kralın kardeşi. Kadehten bu sefer büyük bir yudum aldı. Ayağa kalktı ve masadaki tahta kılıcı tekrar kemerine yerleştirdi. “Hepsi senin suçun çünkü. Bugünlerde kuşlar bana sürekli senin adını şakıyor kardeşim ve hiç de güzel şeyler söylemiyorlar.” Pencereye doğru yürüdü ellerini arkasında birleştirmişti.
Kardeşinin sözleri kralı kaçmak için çabaladığı labirentin ortasına bırakmıştı. “Ben mi? Bir suçlu varsa bu sadece ben olamam. Bütün bu yükü benim omuzlarıma yükleyemezsin!” dedi kral. Farkında olmadan bağırmaya başlamıştı. Labirentin ortasına bırakılmış bir tavşan gibi panikle kaçacak yollar arıyor, kaçtıkça duvarlara çarpıyordu.
Kardeşi yüzünü yavaşça krala döndü. Yüzünde hem suçlayıcı hem de öfkeli bir ifade vardı. Kral kardeşinin kendisine bu şekilde baktığı bir zaman hatırlayamıyordu. “Gerçeklere içtik kardeşim yoksa unuttun mu? Ben her zaman gerçeklere içerim ama sen görünen o ki buraya gelene kadar hep ondan kaçmışsın.” dedi.
“Gerçeklerden kaçtığım yok! Her şeyin farkındayım.” diye bağırdı kral yeniden.
“Hayır değilsin. Hâlâ bahanelerin arkasına sığınıyorsun hâlâ kaçacak yollar arıyorsun ve hâlâ içine girip saklanacak delikler kazmaya çalışıyorsun.” dedi kardeşi parmağıyla kralı gösterirken.
“Sen ne cüretle benimle böyle konuşabiliyorsun!” diye hiddetle ayağa kalktı kral. İçinde biriktirdiği bütün siniri ve öfkesi sesini daha önce duymadığı kadar yüksek çıkmasına sebep oldu. Elinden fırlayan kadeh yere düşüp parçalara ayrıldı. “Ben o orduda savaşan herhangi bir asker kadar suçluyum. Hepsi de ülkeleri ve kralları uğruna yemin etmiş adamlardı.”
“Savaşmak başka, kıyım başka şeydir kardeşim. O adamlar savaşmadı. O adamlar kurbanlık koyun gibi biçildi. Sense…” Kralın kardeşi derin bir nefes aldı. Yüzü sözlerinin ağırlığından ve heyecandan kızarmıştı. “Sense bugün buraya bir kral olarak gelmedin, kardeşini özleyen bir adam olarak da gelmedin sen bugün buraya elleri bileklerine kadar kanlı bir kasap olarak geldin. Kanın kokusunu nerede olsa alırım. Neden buraya girer girmez sana saldırdım sence? Kapısından içeri eli kanlı bir kasap, bir katil girerse insan başka ne yapar ki?”
“Ben katil değilim!” diye bağırarak kardeşinin üzerine yürüdü kral. Farkına varmadan masadaki tacı da eline almıştı.
Kardeşi belindeki tahta kılıcı çekip ucunu kralın boğazına dayadı. Şimdi kılıcın bir ucunda kral diğer ucunda kardeşi vardı. Soğuk keskin çeliği boğazında hissedebiliyordu. Kral kaskatı kesildi. Hareket edemiyordu.
“Söyle kardeşim.” dedi kralın kardeşi. Sesinde derinden gelen bir titreme vardı. “Hatalarını söyle, günahlarını ve sebep olduklarını söyle. Söyle ki ellerinde ve gözlerinde seni kör eden arınabilesin. Söyle, kabullen ve kurtul.” Kardeşi hala kralın boğazına dayalıyken kılıcı yere indirmeye başladı. Ve kral babasının ölümünden beri ilk defa birinin karşısında diz çöktü. Pencereden gelen güneş sanki kardeşi orada yokmuş gibi kralın yüzüne vuruyordu. Gözlerini bir kez bile kırpmadı. Tacını ellerinin arasında, dizlerinin üzerinde tutuyordu.
“Sözlerim olanları düzeltemeyecek; yitip giden canları, cesur, vatanını seven adamları getirmeyecek. Bunun bir suçlusu varsa o da benim. Katil benim.” dedi kral gözyaşlarını tutamayarak.
Kardeşi kılıcı indirip diz çöktü ve krala sarıldı. “Hepimizin hataları, hepimizin günahları var kardeşim. Keşke hepimiz senin gibi onları görüp kabullenebilecek kadar cesur olabilsek.” dedi kardeşi kralın kulağına fısıltıyla. İki kardeş birbirlerine sıkı sıkı sarılırken pencereye tünemiş kartal arkasında gün batımı, meraklı gözlerle onları izliyordu.
