Dune İncelemesi: Şahane Görselliğin Altında Sönmüş Bir Hikâye

Dune ikinci filmi bugün (1 Mart 2024) itibariyle vizyona girdi. İlk filminden bugüne o kadar zaman geçti ki ilk filmi çıktığı tarihte (2021) IMAX salonlarında 100 küsur Türk Lirasına izleyebiliyorken bugün bunun üç katı bir meblağı gözden çıkarmanız gerekiyor. Neyse, olur öyle şeyler diyelim konumuz bu değil. Bu yazıda Dune hakkında konuşacağız, üstelik kitaptan ya da filmlerden spoiler olmayacak. Yani rahat rahat okuyabilirsiniz.

Öncelikle, filmlerin iki parçaya bölünerek yayımlanmasına karşı birisi olduğumu itiraf ederek başlayabilirim. Giriş cümlemden ekonominin kötüye gittiği dışında çıkarabileceğiniz ikinci anlam bu zaten. Bence bir hikaye anlatılıyorsa ve bunu film yoluyla anlatmak istiyorsanız tek parça yapmalısınız. Bölümlere ayrılan sinema dalı dizidir. Film, bir bütündür. Bütün bir hikayeyi anlatırken sanki Game of Thrones’un dokuzuncu bölümüne gelmişiz gibi yarıda kesip “Bak ağabey biz buraya kadar gösterebildik, bir bu kadar daha görmek istiyorsan üç dört sene bekle, işte vakti zamanı gelince yine parası neyse öder onu da görürsün.” demek bence hoş değil. Tüm seriyi okumuş, ilk filmi vakitlice izlemiş, belki de bir miktar geek birisi olarak ikinci filmi izlerken çok bir şey hatırlamadığımı fark ettim mesela.

Ha, şunu itiraf etmeliyim ki Dune kendi başına inanılmaz geniş bir yapım. Tek başına bir filmde ele alınamayacak kadar büyük. İki filmde ne kadar iyi ele alınabildiği tartışmaya açık olsa da bu yapımı değil iki belki üç parçaya bölerek anlatsalar da “Hadi oradan!” diyemezdim kolay kolay. Buradaki şikayetim daha çok bütünü anlamak için parçaları tamamlama gayretine itilmekten kaynaklı. Mesela hep örnek veririm, Infinity War kendinden önceki yirmi filmin devamıdır. Üstelik ondan sonra gelen Endgame gibi apayrı bir parçaya da bağlıdır. En azından bağlı gözükür. Ancak bana sorarsanız Infinity War’u hiç Marvel filmi izlememiş biri kati suretle anlayıp, eğlenip, devamında da Endgame’i görmeye muhtaç hissetmeden ayrılabilir. Hatta belki de devamını hiç görmemesi daha iyidir.

Bu yönüyle Infinity War hem inanılmaz hem de türüne nadir rastlanan bir örnektir. Belki de sinemaya dair takdir ettiğim tek Marvel işidir. Gelgelelim Dune bu bütünlüğü yaratabilen, iki parçasının herhangi birisine “Bak işte bu tam, özerk bir film.” denilebilecek bir seri olamamış. Bu kısmı da tam olarak bu sebeple bu kadar uzun tuttum. İki filmin herhangi birisi özerk olamadığı, ilk film çok sönük bir finalle kapandığı için sıkıntıyı ikinci filmin girişinde yaşıyoruz. İkinci film kayda değer bir süre çok bölük pörçük ilerliyor. Bu süreçte karakterlere dair çok bir şey göremiyor, ortada takip edecek bir motivasyon bulamıyor ve size anlamsız bir eksiklik hissettiren kurak bir kurguyla baş başa kalıyorsunuz.

Film devamında istenilen derinliğe biraz daha girip aranan motivasyonu bize azar azar sunabilse bile girişteki hızlı anlatım filmin belli yerlerinde de devam ediyor. Böylece zaten temelsiz başlayan bir binanın üst kata çıkan merdivenlerinde de sıva olmadığını görebiliyorsunuz. Bütün bu kopukluk, eksiklik ve boşluk; tüm filmin belki de tek sıkıntısı olup çıkıyor. Tek bir sıkıntı hemen hemen her filmde affedilebilir olsa da Dune gibi bir yapım için fazladan göze battığını söyleyebilirim. Eseri parçalara bölerek anlatmanın ucuzluğunu Dune’da göz ardı edebileceğimizi söylüyorum evet, ama bu bölünmenin kitaptaki çok daha iyi yerlerden yapılabileceğini; o zaman filmdeki bu zayıf kurgu temellerinin giderilmiş olarak sunulacağını düşünüyorum.

Kitap, okuyanların anlayacağı üzere spesifik noktalarda zaman atlamalarına gidiyor. İkinci filmin de birkaç senelik bir zaman atlamasıyla başlaması çoğu açıdan tercihim olurdu açıkçası. Halihazırda süresi çok uzun olan Dune’un bu süreyi daha iyi kullanabileceğine inanıyorum.

Denis Villeneuve benim için jenerasyonunun açık ara en iyi yönetmenidir. Nolan onun yanında halt yemiş derim sık sık. Dune filmleri kendisine dair fikrimi değiştirmedi aksine buna dair inancımı artırdı mesela. Çünkü Villeneuve’ın o ikonik tarzını filmde doya doya hissedebiliyorsunuz. Bu yönüyle belki de tarihin en iyi bilim kurgu romanına yapılmış özgün bir uyarlama görüyorsunuz.

“Diyalog tiyatronun, televizyonun olayıdır. Filmde diyaloglarla ilgilenmiyorum, bir filmde ses ve görüntüyle her şeyi yapabilirsiniz.” diyor Villeneuve.

Bu sözler Hitchcock’ın “Bir filmi kulaklarınızı kapatarak izleyin, yine de kendini anlatıyorsa iyidir.” sözlerini anımsatıyor bana da.

Sinema, çıkışı gereği görsel bir sanattır ve Villeneuve da zaten görsel tarzı, sinematografiye dair ince dokunuşlarıyla şahsına münhasır bir yönetmendir. Mesela gerçekten de her iki filmde de akılda kalıcı bir diyalog vardı diyemeyiz. Varsa bile filmin derin anlamının bu diyaloglarda gizli olduğunu söyleyemeyiz. Birinci filmin üzerinden geçen üç yılda kimsenin filmdeki konuşmalardan alıntı yaptığını görmedim, bence kitap fanları dışında çoğu kişi hatırlamıyor zaten. Ancak mesele şu ki, Dune her iki partındaki olağanüstü görüntü ve ses tasarımlarıyla sinema tarihine altın harflerle kazınmıştır.

Blade Runner 2049 görsel bir şölen ve kusursuz bir başyapıt olarak hatırlanıyor bugün. Kısa zamanda sinemanın en ikonik en kült eserlerinden biri haline geldi. Bu filmi çıktığı zaman sinemada deneyimleyebilen insanlar bugün çokça kişiyi imrendiriyor, film Villeneuve’ın “magnum opus”u olarak hatırlanıyor. Bana sorarsanız Dune’un geleceği de aynen budur.

Kurgudaki hızlanmayı sevmemiş, filmin de kitabı okumayanlar için amaçlanan derinliği aktarmakta çok eksik kaldığını düşünmüş olabilirim ancak filmin görüntü ve ses tasarımı anlamında modern sinemanın zirvelerinden olduğunu kabul etmem gerekiyor. Bu ikisinin kalitesi o kadar yüksek ki filme onda yedi gibi aslında ortalama üstü bir puan vermemi de bunlar sağlıyor.

Şahsen uyarlamalara sıcak bakan birisi değilim, hiç de olmadım. Yıllardır kitaptır filmdir çeşitli eserler tüketen biri olarak bunların birbiriyle bağımsızlığını kabul etmemin üzerinden de çok zaman geçmedi açıkçası. Bir uyarlama olarak Dune’un Villeneuve’a yakıştığını, kendi yönüyle bir başyapıt elde ettiğini zaten belirtmiştim. Villeneuve özünde bu seriye bakınca gördüğü ve sinemaya dair sevdiği pek çok şeyi iyi harmanlamış. Ancak eseri yüksek sadakatle aktarıp aktarmadığı tartışmaya açık bir konu olmuş.

Kitap; anlatımdan ziyade diyaloglarla, dini ve siyasi alegorilerle, derin sosyolojik eleştirmelerle dolu büyük bir bilim-kurgu operası. Film ise diyalogdan ziyade anlatıma odaklanmasına ek olarak din ve siyaseti geride tutmuş, yalnızca işin sosyolojik boyutunu ön plana çekmiş. Kitaptaki eşsiz entrika sekanslarını minimalize edilmiş şekilde ancak ilk filmde görebiliyorsunuz. Ancak onda da ikincinin aksine sosyal boyuta dair pek bir şey göremiyorsunuz.

Bu haliyle iki filmi ayrı ayrı ele alarak ilk filmin daha iyi bir uyarlama olduğunu söyleyebilirim mesela. Bence çok daha kılçıksız bir yapım. En kısa tabirle şöyle söyleyeyim, ilk filmi 10/10’luk beklentiyle izleyip 8/10 vererek ayrıldım. İkinci filmde ise beklentim daha ortalama düzeydeydi ve beklediğimi, belki beklediğimden biraz daha altını aldım.

İkinci filmdeki bu düşüş de bahsettiğim kurgu aceleciliğine ek olarak biraz da karakterlerle ilgiliydi. Filmde öne çıkarılan her karakterin en az bir şahane sahnesi var. Ancak karakterlerin motivasyonları çok hızlı değiştiği ve kişisel gelişimleri biraz fazla anlık olduğu için bu şahane sahneler birer fan-servisten daha derin hissettiremeyebiliyor. Bütün bunlara ek olarak da kitabın fanlarını hayal kırıklığına uğratacak iki karakter olduğuna inanıyorum: Stilgar ve Chani.

İkisi de kötü işlenmiş olsa da Stilgar için “kitap kitaptır film de filmdir” diyerek köşemize çekilebilir, onu olduğu haliyle kabul edebiliriz bence. Fakat Chani’nin tümüyle filmin sosyolojik yapısına ters olduğuna inanıyorum. Karakterin finali kitaba bir nebze daha sadıktı ve bu sahne oldukça iyiydi. Ancak o ana kadarki sahneleri bariz şekilde sorunlu hissettiriyordu.

Finalin kalitesinin ise sadece Chani özelinde sınırlı kalmadığını düşünüyorum. Birinci filmin en büyük eksikliklerinden biri yarım yamalak bırakılmış sönük bir finalle kapanmasıyken ikinci filmin en iyi yanı bence finali olmuş. Kitaba hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde en sadık sahnelerin final sekansında olduğuna inanıyorum.

Sonuç itibariyle Dune’un ikinci bölümü, birinci bölüme göre tümüyle ters orantılı diyebilirim. Villeneuve’ın bağlayıcı özgün tarzının bir getirisi olarak yüksek görüntü ve ses kalitesini saymazsak birinci filmin iyi yaptığını ikinci kötü, ikincinin iyi yaptığını da birinci film kötü yapıyordu diye düşünüyorum. Dune yakın zamanın başyapıtlarından olsa bile hiçbir zaman bu haliyle bir Star Wars veya bir Lord of the Rings gibi hatırlanacağını pek sanmıyorum. Elbette her uyarlama özüyle güzeldir ancak bunu en çok hissettiren yapımın kendi özelimde Dune olduğuna inanıyorum.

Yorum bırakın