Yüz Yıllık Cumhuriyet

“Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz!” sözlerinin yüzüncü yılını doldurduğu, küllerinden doğmuş bir devletin yüz yaşına bastığı günlerdeyiz. Genelinde üzücü noktalara değinecek olan yazımın iç karartıcı kısımlarına gelmeden önce bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Cumhuriyet Bayramı’nı kutladığımı duyurmak isterim. Bundan yüz yıl önce vatanımızı pek çok işgalci devletin elinden kurtarmak için savaşan atalarımız, cumhuriyet ve demokrasinin ilanıyla galibiyetlerini taçlandırmışlardı. İşte o mücadeleden beri atalarımızın üç kuşak sonrası torunları olarak biz de “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin” vatandaşları olarak egemenliği elimizde tutarak yaşadık.

Gelgelelim bu egemenliğin sahipliğini ne kadar üslendiğimiz, ne kadarını ise kiraya verdiğimiz tartışma konusudur. Demokrasi, kimi zaman insan haklarının temeli olabilecekken kimi zaman o hakların yüreğini sökmeye hazır sivri dişli bir canavar da olabilir. Kısaca demokrasi yönetim şekillerinin hem en iyisi hem de en lanetlisidir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, hiçbir insanın kendi öz rızasıyla olsa dahi insan haklarından vazgeçemeyeceğini savunur. Beyannamenin imzacılarından olan Türkiye gibi bazı demokratik ülkelerde ise durum bu şekilde değildir. Yüz yıl önce egemenliğin kayıtsız şartsız kendisine bırakıldığı bir millet, yüz yıl sonra demokrasi ayağıyla bu egemenliği kendisinden alıp tek bir kişiye verebilmektedir.

Yüz yıl önce kurulmuş cumhuriyet; her vatandaşın eşit ve adil olduğu, yargı bağımsızlığının ön planda tutulduğu, din ve devlet işlerinin birbirinden kati suretle ayrıldığı ve modern demokrasi anlayışıyla şekillenmiş temel ilkelere dayanmaktaydı. Bugün geldiğimiz noktada yüz yıl önceki çağdaşlığı hâlâ yaşatabildiğimizi söylemek bir hayli güçtür. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten iktidar, şahsi imzalarını atacakları zaman kendilerinden “Türkiye Başkanı” olarak bahsediyorlar. Cumhuriyetin tek bir harfi bile orada olmuyor. Diğer yandan vatandaşlar, anayasaya altın varaklı bir şekilde şeriat kelimesi kazınmadığı için yüz yıl öncesindeki temel ilkelerin hâlâ varlığını sürdürdüğünü düşünüyorlar.

Oysaki Türkiye; herhangi bir kağıt üzerinde isminin sağında, solunda, köşesinde şeriat yazmıyor olsa bile en az bir cumhurbaşkanlık görevi süresince genel geçer ekonomi kitaplarına göre değil İslam fıkhında belirtilen Nas politikalarına göre maliye yönetimi yapmış bir ülkedir. Bugün bu politikaların sonucu olarak ayda sekiz bin dolarlık kişi başına düşen milli gelir ile alım gücü en düşük ülkelerden birisidir. Tek bir kişinin imzasıyla yaklaşık doksan milyon vatandaşın kaderinin etkilendiği, her geçen gün fakirin daha fakir zenginin daha zengin olduğu bir ortamda; cumhuriyet kavramının varlığından ne kadar söz edilebilir?

Parlamenter sistemin tartışmaya açık bir referandumla (mühürsüz oyların sayılması) yok edildiği gece bu oyların peşine düşmeyen, sembolik olarak bile olsa en ufak açıklamadan milleti mahrum bırakan ana muhalefetin olduğu bir ortamda; cumhuriyet kavramının varlığından ne kadar söz edilebilir?

İnanıyorum ki bu yazıyı okuyan herkes, yanlısından muhalifine, durumun farkında. İnternet ortamına erişim sağlayıp da bu tarz mevzuları ilk kez görecek kimse olduğunu düşünmüyorum. Ekonomisi çökme eşiğine gelmiş bir ülkenin anayasasında belirtilen demokratikliğin, sosyal devlet anlayışının, yargı bağımsızlığının veyahut laikliğin geçerliliğinin tartışmaya açık olduğu üzerine uzun uzun yazılar zaten yazılabilir ve yazılıyor. Bu kalabalığa elime tencere ve kepçe alıp kuru gürültüye atlar gibi dahil olmaktansa biraz bu durumun sebeplerinden bahsetmek istiyorum.

Bugün Amerika kıtası dahil olmak üzere dünyada demokrasi ve cumhuriyet anlayışının en gerçeğe yakın şekilde uygulandığı yer Avrupa’dır. Bunun sebebini anlamak ise çok zor değildir çünkü tarihi biraz olsun irdelemek yeterli olur. Magna Carta gibi, Fransız İhtilali gibi, Sanayi Devrimi gibi pek çok atılımla birey kavramı üzerine, anayasa hareketleri üzerine, hak ve sorumluluklar üzerine önemli gelişmelerin büyük çoğunluğu 19. yüzyılda Avrupa’da yaşanmıştır. Öyle ki 19. yüzyıl pek çok tarihçi ve siyasetçi için insanlık tarihinin en önemli asrı olarak kabul edilmektedir. Fransız devriminde vatandaşlar, kendileriyle “Pasta yesin.” diye dalga geçen yöneticilerini yerlerinden indirip kendi özgürlüklerini kazanmak için uzun yıllar kan dökmüşlerdir. Türk tarihinde buna benzer bir durumun varlığından söz edilemez.

Evet, Kurtuluş Savaşı ile Türkler vatanlarını düşman saldırılarına karşı savunup binlerce şehit vermiştir. Fakat savaş bittikten sonra vatandaşların yönetimden kadın erkek eşitliği, yargı bağımsızlığı, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, tarımda makineleşme, ulaşımda yapısal reformlara gidilmesi gibi talepleri olmamıştır. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları bizzat işi siyasi boyutta ele almamış olsalardı, bugün Türkiye hâlâ monarşiyle yönetilen bir devlet olarak kalacaktı ve cumhuriyetin tanımını bile bilmiyor olacaktık. Türk vatandaşları, haklarını elde etmek için kan dökmediler ve bu haklar kendilerine önderlik eden bir grup Kemalist devrimci tarafından onlara resmen hediye edildi.

Bu durumu kimi politikacılar olumlu kimileri ise olumsuz bir gelişme olarak kabul edebilirler. Bana sorarsanız bu durum Atatürk’ün ne denli yüce gönüllü olduğunu kanıtlamak dışında olumlu değildir. Halk kendisine verilene sevinse bile kendi içlerinde bir değişim ve gelişim isteğinden mahrumdur. Atatürk zamanında bile tek parti gibi monarşiyi andıran bir yönetimin dışına çıkılamaması, hatta çok partili sistem denemelerinin tamamının kanlı isyanlarla sonuçlanması bahsettiğim mevzunun örneklerindendir. Bunu temellendirmek gerekirse Atatürk’ün ölümünden sadece on küsur yıl sonra geçilen çok partili sistemin, ülkeyi yeniden eskiye ve tekli sisteme götürmeyi amaçlamasından bahsedilebilir. Kuruluşundan sadece kırk yıl sonra bir askeri müdahalenin zorunlu görülmesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının altında yaşadıkları cumhuriyet ilkelerini asla anlayamadıklarının bir göstergesidir. Devletin tarihi boyunca sahip olduğu en özgürlükçü anayasanın da bir darbe anayasası olması bir hayli ironiktir.

İşte o günlerdeki vatandaşların değişime yönelik isteksizliği, bugünlere kadar muhafaza edilmiştir. Bu muhafazakarlığın sonucu; bugünkü vatandaşların büyük çoğunluğunun laiklikten ziyade ümmet politikalarına bağlılığı, azınlık grupların anayasada belirtilen Türk üst kimliğini kabul etmemesi, milli birleşme sağlanamadan vatandaşların hemen hemen her konuda iki kutuplu tutum sergilemesidir. Atatürk ve silah arkadaşlarının bireysel başarısı diyebileceğimiz Türkiye Cumhuriyeti, geçmiş yüz yılında bu başarının üzerine tek bir adım bile koyamamıştır.

Türkiye’nin geçmiş yüz yılında iki darbeyi, iki muhtırayı, bir darbe girişimini, pek çok ırkçı saldırıyı, azınlık grupların ülkeye yönelik bölücü terör faaliyetlerini, bu faaliyetlerin ardından bizzat başbakandan gelen “Bombalar patlıyor, bizim oylarımız artıyor.” gibi açıklamaları görmesinin sebebi budur. Bugün ülkedeki gidişattan memnun olmayan bir grup, anayasada kendisine verilen protesto hakkını kullanmak için sokağa çıksa diğer taraf o grubu terörist olan etmektedir. Gelgelelim bundan bir süre sonra karşı grubu terörist ilan eden grup, kendi kutsallarına dokunuldu diye sokağa çıkıp protesto hakkını kullanır. Türkiye; sadece kendi değerleri tehlike altına girdiğinde anayasal güçlerine sığınarak değişim adımları atmaya yeltenen ama bu durumda ya gerici ya da terörist ilan edilen, bu yüzden de uzun yıllar iki kutuplu kalmaya mahkum vatandaşların ülkesidir.

Gelgelelim Türkiye, bütün bu ümitsiz durumlardan dahi adeta bir Zümrüdüanka misali sıyrılıp kurtulanların da ülkesidir. Üstte detaylıca açıkladığım üzere Türkiye, ilk yüzyılında en önemli temel ilkelerini net bir şekilde kabullenebilmiş değildir. Fakat bu, gelecek yüzyıllarda da bugünlerin korunacağı veya bu durumun değişmeyeceği anlamına gelmez. Demokrasi en iyi yönetim şekli ve sivri dişli bir canavar olabildiği gibi nazlı bir sevgili de olabilir. Onu kazanmak gerekir ve bu kazanıma sahip olmak zaten zordur. Kendisiyle fikir ve ideoloji bakımından çoğu zaman farklılık yaşasak bile eski cumhurbaşkanlarından Kenan Evren’in demokrasiye geçiş süreci hakkında Mehmet Ali Birand’a verdiği röportajında söylediği “Biz bir kuzey memleketi değiliz. İsveç, Norveç değiliz. Kolay değil. Yani onlar kaç senede geçtiler demokrasiye? Bizim elliden sonradır demokrasiye geçişimiz. Halkımızın kültür seviyesi o mertebelere erişmiş midir? Açık konuşalım. Bugün seçime giden bazı kişiler, kime oy vereceksin dediğin zaman ‘Beş parmak olan bir şey var oraya vereceğim.’ diyor, halk partisinin. Hâlâ böyle diyenler var. Acaba İsveç’te, Norveç’te, Danimarka’da var mıdır bunlar? Yani daha bizim zamana ihtiyacımız var. Bunlar kalkacaktır zamanla ama.” sözlerine son derece katılıyorum.

Türkiye günün birinde cumhuriyeti, demokrasiyi ve bunlara bağlı her bir temel ilkeyi kökünden kabul etmiş; nihayetinde iki kutupluluğu da sona erdirmiş demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olacaktır. Fakat denildiği üzere, bunun için çok zamana ihtiyaç vardır. Sıklıkla Türk milletinin zekiliğini vurgulamasına rağmen Atatürk, bu gelişim ve değişim zamanında bile önderlik etmesi amacıyla “Gençliğe Hitabe”yi bizlere armağan etmiştir. Görüp görebileceğiniz en karamsar cumhuriyet bayramı yazılarından birini sonlandırırken içinizi sıktığım zamanı telafi amacıyla hepimizin rehberi olan bu cümlelerle yazımı sonlandırmak istiyorum:

“Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve harici bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini, düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok nâmusait bir mahiyetde tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyaya emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten dahi elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerini siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen;
Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Yorum bırakın