Ejderhalar, tarihin başından sonuna kadar her medeniyette kendisini göstermiş fantastik kültür ve mit ögeleridir. Öyle ki ejderha denildiğinde hemen hemen her insanın aklında benzer bir figür canlanır: Devasa boyutta, ateş püsküren pullu sürüngenler. Bu önemli bir detaydır çünkü her insanın fantazyaya olan yatkınlığı aynı olamayacağı için evrenselleşmiş bir figür tutturmak zordur. Yolda gördüğünüz birine gidip de “Wyvernler hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorsanız bunu bilmeme ihtimali mevcuttur. Ancak aynı durum ejderhalar için geçerli olmaz. Ejderhalar; inekler, kediler, eşekler gibi hemen hemen her hayvan kadar popülerdir.

Ancak bu popülerliğin sonuçları olduğu söylenebilir. Ejderha kelimesi, herkesin aklında tam olarak aynı görüntüyü canlandırmaz. Yani burada basit renklerin ve dokuların farklı olması normaldir ama dünyanın iki yanında tek bir spesifik tür olan ejderhalara bakış çok ayrıdır. Eğer bunu daha önce fark etmemişseniz veya üzerine düşünmemişseniz, kendinize şimdi sorabilirsiniz. Ejderhalar Batı efsanelerinde metal kadar sert derileri, boynuzlu kafaları, dikenli vücutları, genellikle karanlık renkleri ve devasa kanatlarıyla ölüm getiren yaratıklar olurken neden Doğu efsanelerinde barışın, bilgeliğin temsilcisi bir portre çizen tüylü, yaşlı görünümlü, kanatsız ve açık renkli dört ayaklı canlılar oluyorlar?


Avrupa efsanelerinde ejderhalar genelde kötü anlatılırlar. Yani, George R. R. Martin bile sırf ejderhaların kötü olduğunu göstermek için on beş kitap ve toplam dokuz sezonluk iki dizi ortaya koymuştu. Üstelik bunu hepimiz biliyoruz. Bir prenses masalında kötü karakter olacaksa o kişi ejderha olur. Batıda böyle yansıtılır, ejderha ya korku getirmiştir ya da ölüm. Avrupa’dakilerin alev püskürten yılanlardan beklentisi kötülüktür kısaca.
Gelgelelim bu her ne kadar mantıklı gelse bile dünyanın tamamı bu görüşü benimsememiştir. Uzak Doğu’da ejderhaların adeta iyilik timsali olduğunu söyleyebiliriz. Batı’nın aksine Doğu’da hiçbir ejderha sırf mağarasına üç kilometre yakın yürüdüğünüz için köyünüzü yakmaz. Onları karanlık zindanlarda altın zulaları üzerinde uyuklarken göremezsiniz. Genelde göklerde, bulutların üzerindeki çok kadim tapınaklarda olurlar ve burada vakitlerini bilgi birikimlerini katlayarak öldürürler. Dikkat edildiğinde bu kısım bile iki kültür arasında tezat oluşturmaktadır. Yani Doğu’daki bir ejderha gökte, aydınlık bir tapınakta vakit geçirirken diğeri, Batı’daki, yerin çok altındaki zindanda öylece kestiriyordur.


Bu noktada, dünyanın bir ucundaki altın düşkünü kanatlı ölüm makinesi ile diğer ucundaki kitap kurdu kanatsız tüylü berduşları karşılaştırmanın mantığını sorgulayabilirsiniz. Dünya büyük bir yerdir ve tarih boyunca sayısız medeniyete imza atmıştır. Bu medeniyetler de kendi yaşayış ve birikimleriyle adına kültür denen havalı kavramı ortaya çıkarıp her toplumun kendine özgün olanını benimsemesini beklemişlerdir. Yani “kültür farkı” olarak adlandırabileceğimiz bu söz öbeği sayesinde Doğu ve Batı’da pek çok unsurun daha birbirinden ayrı olduğunu görebiliriz.
Örneğin savaşçı figürleri çok farklıdır. Batı’dakiler ağır metal zırhlara sarılmış, haç şekilli kılıçlarıyla ilgilenen onurlu ayyaşlarken Doğu’dakiler deriden örme hafif zırh kullanan, kavisli bıçaklarıyla meşhur filozoflardır. Ancak bu farklılık normaldir. Ejderhalarda olan ise bundan daha ayrıdır. Şöyle söylemek gerekirse savaşçı kavramı kendi başına somut bir kavramdır ve hayal gücünün sınırlarını genellikle zorlayamaz. Çeşitli savaşçı gruplarının birbirinden farklı tarzlar takınması coğrafi, sosyolojik, maddi sebepler gibi sebeplerle açıklanabilir. Gelgelelim bazı kavramlar evrenseldir ve bunların dünyanın neresine giderseniz gidin aynı çalıştığını görürsünüz.


Yüzüklerin Efendisi’nden “Balrog” tasvirini kime sorsanız size aynı şekilde anlatır. Kızıl, kara dumanlarla çevrili, kamçılı alev iblisleri… Bunun bir edebiyat tasviri olduğunu ve yine aynı hikâyeden Smaug’u sorsanız Çin’deki bir adamın da aynı tasviri vereceğini çünkü bunun tek bir kişi tarafından belirlendiğini söyleyebilirsiniz. Bu yanlış değil ama eksiktir. Örnekleri çoğaltmak, yazının ortaya çıkışındaki soruyu güçlendirecektir. Bir peri, dünyanın her yerinde aynı peridir. Bir cüce her yerde aynı anlama gelir. Dünyanın iki ayrı ucundan iki vatandaş oturup karşılıklı çay kahve içmek istese ve hoşsohbetlerine “unicorn”ları da dahil etseler, bir “unicorn”un neye benzediği üzerine tartışmak zorunda kalmazlar.
Ancak ejderhalar böyle değildir.
Peki neden değildir? Giyim, barınma biçimleri, yemek âdetleri, silah şekilleri, küfür kökenleri… Bunların her biri sosyolojik konulardır ve bilimin sonsuz ayrı dalıyla açıklanabilirler. Yine de öyle bir kavram vardır ki her topluluk hatta her bir birey onu ayrı yorumlar ve bilim bu konuda ağzını açıp tek kelime edemez. O kavram, tanrıdır.
Yazının bu kısmına geçmeden önce ejderhalar ve bu türün kendi içindeki farklılığı hakkında biraz daha bilgi vermek isterim. Öyle ki bu yaratıklar kanatlı korkunç, kanatsız bilge şeklinde ikiye ayrılabilecek kadar basit canlılar değillerdir. Özellikle yıllar içerisinde sayısız farklı tasvirden geçmişlerdir. Yani burada bahsettiğimiz mistiklikten tamamen uzak iki karakter düşünün mesela. “My Little Pony”den Spike ve “How to Train Your Dragon”dan Dişsiz. Bu iki rastgele ejderha bile birbirinden inanılmaz bir boyutta farklıdır. Halbuki ikisi de Batı tipi ejderhadır. Veya “Raya and the Last Dragon”dan Sisu ile “Mulan”daki Mushu’yu düşünün. Yine aynı kültürden gelirler ama ikisini benzer görmek için deli olmak gerekir.


Bu kadar büyük çeşit farklılıklarının iki sebebi vardır: Birincisi, ejderha sanılan yaratıkların çoğunun ejderha olmamasıdır. Birinci sebebin açıklaması niteliğindeki ikincisi ise ejderhaların tanrıya en yakın canlılar olmalarıdır.
Evet, bir ejderha tanrı figürüne en yakın varlıktır. Çünkü bir insandan hatta topluluklar dolusu insanlardan çok daha zekidir. Hiçbir insan ya da insan yapımı alet onlara zarar veremez. Zehirden etkilenmez, büyüye herkesten daha rahat yaklaşırlar. Tek nefeste koca bir şehri, birkaç nefeste ise onlarcasını yok edebilirler. Bir ejderha bir insanın yapabileceği her şeyi yapabilir ama dünyadaki tüm insanlar bir araya gelseler bile bir ejderhanın niteliklerine erişemezler.
Ejderha ve ejderhaya benzer çok farklı yaratıklar görebilirsiniz. Bu yazının başında adını andığımız “wyvern”ler bunlardan biridir. Dikkatli bakmazsanız onu bir ejderhadan ayıramazsınız. Çünkü tek farkı ayak sayısı gibi gözükür ama değildir. İmparatorluklar yönetip medeniyetler yaratan bir “wyvern” hikâyesi yoktur çünkü. Ejderhaların ise vardır. Modernizmin, popülizmin veya diğer çoğu yirmi birinci yüzyıl saçmalığının etkisine girene kadar ejderhalar hakkında anlatılan her bir hikâye aslında tanrıyla alakalıdır.

Ejderhaların iki ayrı uçtaki kültür topluluklarının gözünden bambaşka yaratıklar olarak tasvir edilmesinin belki de akla hayale sığmayacak sayısız sebebinden en kritik olanı belki de budur. Bir fantazya üzerinden tanrı yorumlaması iddiası yapıldığında doğal olarak daha farklı bir soruya çıkıyoruz. Yani aslında hiçbir şeye cevap verebilmiş olmuyoruz. Ejderhaların, toplulukların tanrıyı yorumlama biçimleriyle alakalı olmaları onların tasvirlerini ne boyutta açıklıyor?
Kültür farkı dediğimiz konuya bu noktada dönüş yapabiliriz.
Kültür, tanrının aksine insan yapımı bir kavram olarak mantıkla açıklanabilir. Bu yüzden onu incelerken yine sosyal bilimlere değinmek gerekir. Tarihe veya bölge sosyolojisine bakıldığında, Avrupalıların tanrıdan nefret etmek için mantıklı sebepleri olduğunu söyleyebiliriz. Üç semavi dinde de kabul edilen bir şey varsa o da bir Batı dini haline gelen Hristiyanlığın, mutlak bir kutsal kitaba sahip olmamasıdır. Bu yoksunluk ise asırlar boyunca sömürülmüştür.
Kilise, Avrupa’ya Karanlık Çağlar denilen olayı yaşatırken Doğu, semavi dinler sayesinde en parlak dönemine ulaşmıştır. Din bir tarafı yakıp kavururken ve ona kaos ile ölüm getirirken diğer tarafa bilgelik ile aydınlanma sunmuştur. Bir kesimin dinden nefret etmek için mantıklı sebepleri varken diğerinin ona teşekkür etmek için çokça vakte ihtiyacı olacaktır. Elbette bu noktada dinlerin iki taraf için de özünde savaş getirdiğini ve dinler yüzünden oluşan ayrışmanın geri dönülemez olduğunu söyleyebilirsiniz ama Asya kıtasının yarısı ortaya “din” denilen bir şey çıkmadan önce genital ayrılıklar yüzünden toplu çocuk cinayetleri işlemekteydi. Asya’da bu sorunun önüne din birliği ile geçilirken Avrupa’da aynı soruna sebep olan şey dinin kendisiydi.


Çin’de, Japonya’da ya da daha ileri bölgelerde insanlar Allah aşkıyla yanıp tutuşmadılar ama yarattıkları inanç sistemi “iyi tanrı” figürü üzerineydi. Yıllar içerisinde dengeler belli şekillerde değişmiş olsa bile ejderhalar bu değişimin çok öncesine dayanıyorlar. Bir insanın hayal edebileceği en kusursuz mutlak sureti tasvir etmesi, ona o güne kadar anlatılan kusursuz varlığın nasıl biri olduğu sorusundan geçiyor aslında. Bazıları için semâvî suret, yer altındaki kanatlı ölüm iblisi anlamına geliyorken bazıları için kabarık tüyleriyle göklerden ilim irfan yağdıran cefakâr dostları temsil ediyor.
