Ceviz Tepesi

Duvardaki saatin akrep ve yelkovanı birbirlerinin peşinde dönüp duruyordu. Beraber dakikaları ve saatleri tamamlıyorlardı. Hiç durmadan. Duvardaki saate dalıp gitmişti. Saatin birden durduğunu fark etti. Dalgınlığı bozuldu. Kendisini bir mekanik aletten farksız hissediyordu o işlerde. Kafasının içinde bir an bu düşünce dolanıp durmaya başladı. Bunları düşünmek istemiyordu gerçi artık. Hayatın bir yolculuk olduğu hep söylenir ne de olsa; hayatındaki her bir durakta ömrünün sonuna kadar yeni bir yolculuk için beklemeyeceğini biliyordu. Saatin pilini değiştirdi. Otobüsün kalkış saati yaklaşıyordu. Kitapların olduğu kutuları rahat taşıyabilmek için iki kutuyu üst üste koyup kemerle sıkmıştı. Şansına iki kemeri vardı ve kutuları dağılmayacak şekilde sarabilmişti. Böyle yapmasaydı kitaplarını çöpe atmak zorunda kalacaktı.

Telefonu çaldı. Arayan annesi Makbule Hanımdı. Oğlunun atanmasının heyecanı her kelimesinde kendini hissettiriyordu. Eşyalarını taşıması için arkadaşlarının yardıma gelip gelmediğini sordu. Kemal, bavullarla dışarıda onu beklediklerini otobüse yetişmek için hemen çıkması gerektiğini söyleyerek telefonu kapattı. Aksi taktirde annesinin yardım için gelmekte ısrar edeceğini gayet iyi biliyordu. Bacaklarının doğru düzgün tutmamasına rağmen… Kapıyı kapatıp anahtarı ev sahibine teslim etti. Elindeki kutular ve birkaç bavulla apartman dairesinden ayrılarak yola koyuldu.

Uzun yolculukları her zaman severdi. Kafasını otobüs camına yasladı. Camın ardında sanki hayatta hızlıca akıp gidiyordu. Ve bütün bunlara bir camın ardından tanıklık ediyordu resmen. Yaşıtı olan çoğu arkadaşı çoktan iş sahibi olmuş veya evlenmişti. Hayat akıp giderken geç kalmışlık hissini uzun zamandır yaşıyordu. Veya bütün bu geç kalınmış hissettiren şeyler onun kendini ait hissettiği düşünceler değildi. “Daha iyi para kazandırabilecek bir meslek.” diye düşündü. Farklı alternatifleri kafasından geçirip durdu. “Şöyle olmalıydı…’’ veya ‘’Böyle yapmalıydım. Daha iyi para kazandıracak bir iş seçmeliydim.’’ Günün sonunda gerçekleştirebildiğimiz kadarına sahip olabiliyoruz. Farklı alternatiflerin içinde gerçekleştirdiğimiz kadar gerçek bir insan oluyoruz.

Gözleri açılmakta biraz zorlandı. Boynundaki ağrı ise kendini hemen hissettirdi. Yol boyunca okuduğu kitabın koltuğun altına düştüğünü fark etti. Elini aşağıya uzatıp onu aradı. Kitabı eline aldığında açık kalan sayfanın ortadan ikiye kıvrıldığını gördü. Ardından camdan baktığında yoldaki tabelayı gördü. Ceviz Tepesi’ne yaklaşmıştı otobüs. Kendini toparladı ve aracın durmasını bekledi. On beş dakikanın ardından araç terminalde durdu. Araçtan indiğinde tuhaf bir his kapladı içini. Yeni bir yer, yeni insanlar ve yeni bir iş… “Neyse ki sonunda istediğim işi yapıyor olacağım.’’ diye geçirdi içinden ve kendini böyle teselli etti. Küçük bir çocuk yanına yaklaştı. Tahminen dokuz, on yaşlarındaydı. “Abi bi’ baksana!’’ dedi. Kemal kutuları yere bırakıp çocuğu dinledi. “Abi babam istedi de sigaran var mı?’’ dedi. Kemal böyle bir soru beklemiyordu. Çocuğun yalan söylediğini düşündü. Etrafta babası falan yoktu ki zaten babası sigara istemek için niye oğlunu gönderirdi ki? Çocuğa sigara kullanmadığını söyledi. Çocuk koşarak oradan uzaklaştı.

Eşyalarıyla kalacağı yere doğru yürürken bir adam seslendi arkasından. “Evlat, nereye gidiyorsun?’’ Elli yaşlarında bir adamdı.

“Gülseren Hanım’ın evine gidiyorum. Okulun arka taraflarında kalıyormuş.’’

‘’Atla arabaya ben seni götürürüm. Bu eşyalarla belini incitirsin oraya kadar evlat.’’ dedi adam kibarca. Arabanın içi çuvallarla doluydu. Kokusundan bunların içinde ceviz olduğu anlaşılıyordu. “Gülseren Hanım neyin oluyor?’’ diye sordu adam.

“Buraya atandım. Öğretmenim. Gazetede Gülseren Hanım’ın ilanını gördüm. Evini kiralıyormuş. Yaşlandığı için kızının yanına taşınacakmış.’’

“Benim oğlum da okula gidiyor. Demek onların yeni öğretmenleri sensin. Ceviz Tepesi güzel bir yer. İnsanı, havası, toprağı iyidir. Biz okuyamadık zamanında, oğlum okumalı ve daha iyi yerlere gelmeli.  O, zeki bir çocuk.’’ dedi adam gülümseyerek. Kemal, adamı dinleyip bir yandan da arabanın camından dışarıyı seyrederken küçük bir çocuğun ağzından sigara dumanı çıktığını gördü. Yanındaki yetişkin adamlar da gülüyorlardı ve büyük bir eğlence içerisinde tekrar tekrar çektiriyordu. Adama göstermek için ona seslenmeyi düşündü fakat oradan hızlıca geçtiler. Ve bir süre sonra okulun önünden geçerek küçük bir evin önüne geldiler. Arabadan inerek eşyaları indirdiler.

“Adım Remzi. Gülseren Hanım’ın evinin yakınlarında sayılır bizim ev. Bir şeye ihtiyacın olursa haberimiz olsun öğretmen oğlum.’’

Adamın elini sıkarak “Adım Kemal. Teşekkür ederim Remzi Bey.’’ dedi.

Remzi Bey, kutuları arabadan çıkarıp evin içine kadar taşıdı. Ardından kendi evini tarif edip bir şey lazım olursa uğramasını tekrar etti ve oradan ayrıldı. Ev, eski küçük dairesinden biraz büyüktü. Evin camının önünde iki büyük ceviz ağacı vardı. Bir tanesinin kurumaya yüz tuttuğunu fark etti. Ağaca yaklaştığında ağacın üzerinde bir sürü kurt fark etti. Bronz renkte ve siyah noktalara sahip bir sürü fidan dip kurdu. Aslında bu köyün çoğu yerinde ceviz ağacına rastlamak mümkündü. Cevizler sadece eylül ve kasım ayları arasında yılda bir kez hasat edilir. Ve toplanan cevizler Remzi Bey’in söylediğine göre fabrikalara satılıyormuş. Burada bu sayede geçimini sağlayan çok kişi varmış. Eşyalarını yerleştirmeye koyulmuştu ve birden kapı çaldı. Karşısında esmer küçük bir çocuk dikiliyordu. “Hoş geldiniz Kemal öğretmenim. Beni babam gönderdi. Annem ekmek yaptı. Şu kapta da biraz yemek var.’’ Başta çekinse de terliklerini çıkartıp içeri girdi. “Babam yerleşmenize yardım etmemi istedi.’’ Çocuğun konuştukça konuşası geliyordu sanki. “Tahir öğretmene göre daha gençsiniz. Eminim dersiniz daha keyifli geçecek onun derslerinde uykumuz gelir.’’

Kemal, “Öğretmenin hakkında böyle konuşman hoş değil.’’ dedi ciddi bir tavır takınarak. Çocuk mahcup olmuş gibiydi. “Özür dilerim Kemal öğretmenim. Ama özrüm size. Tahir Hoca kaba ve düşüncesiz birisi. Anlattığı şeyleri anlamadığımızda bizi azarlar. Neyse ki emekli oldu ve gitti.’’ dedi. Çocuğun öğretmenine karşı olan bu düşünceleri onu hayrete düşürmüştü. “Acaba benim hakkımda da böyle düşünürler mi?’’ diye geçirdi içinden. Beraber kutulardaki kitapları yerleştiriyorlardı. Çocuk, kitapları önce inceleyip öyle yerleştiriyordu. Bazılarını da okuduğunu söyleyip kitaptan bahsediyordu. “Bazen bizim evin oradaki ceviz ağacının altında otururum. Bazen kitap okurum mesela en son “Uçan Sınıf’’ı okumuştum. Ama en çok sevdiğim kitap 80 Günde Devri Alem, Kemal öğretmenim. Okudunuz mu?’’

“Okudum.’’ dedi. “Yeni şeyler görmek istersen, yolculuk hiç de yararsız sayılmaz.’’ diye geçirdi içinden.

“Asiye de bazen gelir ve beraber orada hayal kurarız. Asiye bizim komşumuzun kızı. Aynı sınıftayız. Yusuf’un annesi gelmesine izin vermez. Annesi ceviz ağacının altında oturursa üç harflilerin ona musallat olacağını söylemiş. Bazen Mustafa da gelirdi ama artık gelmiyor.’’ dedi. Bunu söyledikten sonra hüzünlendi.

“Artık neden gelmiyor?’’

Çocuk ellerini birbirine doğru sürtüyordu. Belli ki canını sıkan bir konuydu. “Mustafa’yla sınıfta çok dalga geçerler. Bir gün Mustafa’yı sıkıştırıp hep bir ağızdan dalga geçmişlerdi. Bütün sınıf ona güldü ve uzun zamandır okula gelmedi. Ailesi onu okuldan almış ve tarlada çalıştırıyormuş.’’ Çocuk Kemal’in koyduğu koladan biraz yudumladı. “Bir de Halit var. Bir keresinde altına kaçırdı sınıfta ve Tahir öğretmen onu tahtaya çıkartıp avcuna cetvelle vurdu. Tahtaya kaldırıp tek ayak üstünde bekletti.’’ Çocuk yaşına göre fazlaca bilgiliydi. Konuştukça konuşası geliyor ve Kemal onunla sohbet etmekten keyif alıyordu. Çocuğa adını sordu. “Fatih, öğretmenim. Ama Phileas Fogg olsun isterdim. Onun gibi dünyayı gezmek isterdim. Babama da defalarca dedim adımı değiştirmesini ama olmazmış.’’ Küçükken kendini birçok hikaye kahramanının yerine koyduğunu, onlar gibi olmayı hayal ettiğini hatırladı. Hayal etmek… Bunu uzun zamandır yapmadığını fark etti. Büyüdükçe hayallerinin adeta birer fısıltıya dönüştüğünü hissetti. “Adın gayet güzel Fatihçiğim.’’ dedi ve sırtını okşadı. “Değiştirmene lüzum yok.’’

Geç olduğunu fark etti. Fatih’i eve kadar geçirmek için beraber dışarıya çıktılar. Fatih, kurumak üzere olan ağacı göstererek “Kemal öğretmenim babama söylerim yarın beraber gelir bu ağacı ilaçlarız.’’ dedi. “Bu kurtlar ağaçların kökleriyle beslenerek ağacı öldürüyorlarmış. Ne kadar yazık ağaca. Kupkuru olmuş. Yanındaki ağaca da sıçramaya başlamışlardır. Bazıları uçabiliyor. Camınızı yatarken kapatmalısınız. Bazen seste çıkarırlar. Ama yarın babamla gelip sizi kurtarırız onlardan.’’ Kemal’in yüzüne ufak bir gülümseme yerleşti. Onu evine kadar geçirip kendi evine döndü. Evin içini sessizlik kaplamıştı çocuğun gidişiyle beraber. Camdan esen rüzgarı hissetti. Perdeler dans edermişçesine hafifçe sallanıyordu. Camı kapatmak istemedi. Bazen soğuğu severdi. Soğuğun ferahlığını severdi. Sonra Fatih’in bahsettiği kurtları hatırlayınca camı kapattı. Çocuğun getirdiği ekmeği ve yemeği yedi. Sabah uyandığında bir şeyler atıştırıp hızlıca hazırlanmaya başladı. Pencerenin önünden sesler duydu. Camın önü fidan dip kurtlarından kaynıyordu. Eşyalarını da alıp evden çıktı.

Okulun etrafı ceviz ağaçlarıyla doluydu. Küçük bir okuldu. Bahçedeki küçük bank gözüne çarptı. Ardından okulun yan duvarına çizilmiş büyük bir Atatürk resmi gördü. Atatürk küçük bir çocuğun başını okşuyordu. Uzun uzun bu resmi inceledi. Yan tarafında bir ses duydu aniden. “Mustafa çizmişti.’’ Fatih’in anlattıkları aklına geldi ve Mustafa’yı sordu. “Zeki çocuktur, notları pek iyidir. Görüyorsunuz yeteneklidir de. Ama bahtsız çocuk. Babası ayyaşın teki. Annesi de tarlalarda çalışarak tek başına onu okutmak için çırpınıp duruyor.’’

“Ama artık okula gelmiyor.’’ diye araya girdi Kemal.

“Evet. Arkadaşlarıyla sıkıntı yaşamış. Babası alkolik olduğu için dalga geçiyorlarmış sürekli.’’ Kemal’e bu his çok tanıdık gelmişti.

“Bir çocuğun bir babaya en çok ihtiyaç duyduğu zamanlar.’’ Müdür Bey, Kemal’in omzuna elini koydu. “Annesi hem baba hem anne oldu çocuğuna bu zamana kadar. Cahide Hanım güçlü bir kadındır.’’

“Müdür Bey, çocuk okula gelmiyormuş artık. Neden halledilmeye çalışılmadı?’’ dedi Kemal.

“Elimden geleni yaptım. Ama çocuğun özgüveni kırılmış. Gelmek istemiyor. Duyduğuma göre buranın ayyaşlarına takılıyormuş.’’

Kemal, duydukları karşısında öfkelenmeye başlasa da bunu bastırmaya çalışarak “Bahsettiğiniz kişi öğrencim ve bir çocuk.’’ dedi.

Müdür Bey lafa girecekti ki Kemal onun lafını böldü. “Peki ya Halit?’’ Kısa süreli bir sessizlik oluştu. Sessizliği bozan Müdür Bey oldu.

“Tuvaletini tutamadığı için öğretmeninden azar yemiş.’’ Fatih’in ona anlattıkları aklına geldi, bir çocuğun yaşamaması gereken şeylerdi bunlar ne de olsa. İlerleyen yaşlarında bunun çocuğun üzerinde ne büyük travmalara yol açabileceğini biliyordu. Çocuklar gerçekten birer ağaç gibiydi. Dalları bükülürse öyle büyür ağaçlar. Bunu düzeltmek zordur. Çocuklar eğilip bükülmemeliydi, başları dimdik gökyüzüne doğru dallanıp budaklanmalıydı.

“Öğretmeninden azar yemiş ve arkadaşlarının önünde şiddet görmüş. Bir meslektaşım, bir meslektaşınız tarafından.’’

Müdür Bey, Kemal’in hissettiği rahatsızlığın farkındaydı. “Bu meslek için atanmayı bekleyen çok insan var Kemal Bey. Bazıları atanamadıkları için saçma sapan işlerde yok olup gidiyorlar. Bizler ve geleceğin gençleri ise bir yerlerde tanıdığı olan, mesleğinden bir haber insanlara tabi tutuluyoruz.’’ Kemal’e doğru elini uzattı. “Ceviz Tepesi’ne hoş geldiniz. Umarım şu an Ceviz Tepesi’nin ihtiyacı olan öğretmenle konuşuyorumdur.’’

Kemal’in yüzüne bir gülümseme yerleşti. Kendisinde bir şeyleri değiştirebilecek olma yeteneğinin görülmesi yabancı ama özel hissettiren bir hissi uyandırmıştı.

Önce Andımız ardından İstiklal Marşı okutulmuştu. Sonra Kemal, öğrenciler ile sınıfa girdi. Sınıfta eksik iki sıra kendini belli etti. Bu içinde bir huzursuzluk yarattı. Tahtaya ismini yazdı, öğrencilere kendini tanıttı. Kâğıttan bir top yapıp rastgele öğrencilere fırlattı ve topu yakalayan kişilerden kendilerini tanıtmasını istedi. Öğrencilerin ne kadar eğlendiklerini fark etti. Önde oturan çocuğa top gelmişti. Çocuk konuşmak istemedi, utangaçtı. Kemal çocuğa adını sordu. Çocuk cevap vermedi. Arka sıradan Asiye “Yusuf, öğretmenim.’’ diye fısıldadı. Kız sonradan telaş içinde ‘’El kaldırmadan konuştuğum için özür dilerim öğretmenim.’’ dedi. Bu sırada kızın gözünün masada duran cetvele iliştiğini fark etti Kemal. Masadaki cetveli alıp çöpe attı. Zil çalınca Asiye’yi yanına çağırdı. Onun boyuna kadar eğilip eline omzunu attı. Onunla konuştu ve ondan Yusuf’un durumunu öğrendi.

Ders bitiminde eşyalarını toplayıp eve doğru yürüyordu. Arkasından Fatih’in koşturduğunu fark etti. Çocuk soluk soluğa kalmıştı. “Öğretmenim, çantanızı taşıyabilir miyim?’’ dedi. Kemal çocuğa çantasını taşıtmak istemese de çocuk fazla ısrarcıydı. Onu kırmak istemedi. Zaten ağır da bir çanta değildi. Beraber eve kadar yürüdüler. Fatih yol boyunca okuduğu kitaplardan bahsetti. Kemal onu dinlemeyi seviyordu. Araya girmeden sadece onu dinledi. Eve geri dönerken köşedeki bakkaldan karton, bant, makas almıştı. Eve geldiğinde kartonu ufak ufak keserek üzerine diğer kartona çizerek kestiği harfleri yapıştırdı. Bazı harfleri iki kez hatta bazılarını üç kez kesmişti. Bu harflerin kalın ve kenarlarının hissedilebilir olmasını sağladı. Bütün gece bununla uğraşmıştı. Harfleri mukavva ile yaptığı ufak kutunun içine attı. Remzi Bey, gelip ağacı ve pencerenin önünü ilaçladı. Kemal, ona içecek bir şey ikram etti. Remzi Bey “İlk günün nasıl geçti Kemal oğlum?’’ diye sordu.

Kemal; Halit ve Mustafa’yı anlattı. “Tahir öğretmeni öğrencilerin pek sevmediğini duymuştum. Ama haylazlıktandır diye düşünmüştüm. Benim oğlan da anlatırdı ama çocuk işte fazla büyütüyor sanmıştım.’’ Remzi Bey’in de üzüldüğünün farkındaydı. Ne de olsa o da bir babaydı. Ondan ikisinin adreslerini istedi.

Ertesi gün sınıfa girdiğinde ilk yaptığı şey Yusuf’un önüne bir kutu bırakmak oldu. “İçinden bir harf çek bakalım Yusufçuğum.’’ dedi. Ve tahtaya tekrar ismini yazdı. Ardından ondan tekrar tekrar harf çekmesini istedi. Yusuf’un çektiği harflere göre onu yönlendiriyordu. Sonunda sıranın üstünde bazı harfler bir araya geldi. Sırayla ona harfleri söyletti. Ve bu harfleri birleştirmesini istedi. Yusuf, biraz heceledi ve sonunda ağzından “Kemal.’’ kelimesi çıktı. “Adım Kemal. Senin adını da öğrenebilir miyim?’’ dedi Kemal gülümseyerek. Çocuk okumayı başarmanın heyecanını hissetmişti. Çekingenliği azalmış yüzü hafiften gülüyordu. “Yusuf, Kemal öğretmenim.’’ dedi. Her gün Kemal ve Yusuf bu şekilde alıştırma yapmaya başladılar.

Günler birbirini kovaladı. Kemal, bu süreçte sıklıkla Halit ve Mustafa’nın aileleriyle görüşüyordu. Halit yaşadıklarından dolayı korkusunu atamıyordu ama Kemal onun güvenini kazanmayı başarmıştı. Halit bir süre sonra okula gelmeye başlamıştı. Mustafa ise günlerini nerede geçiriyordu belli değildi. Annesine bile bir şey söylemiyor bazen ise top oynamaya gittiğini söylüyordu. Mustafa’nın annesi onun için endişeliydi. Kemal ile konuştuklarında ondan yardım istedi. Babası gibi olmasını istemediğini söylüyordu Mustafa’nın da. Kadının teni güneşin altında saatlerce çalışmaktan esmerleşmiş, toprağa keser vurmaktan elleri nasır tutmuştu. Müdür Bey’in dediği gibi güçlü bir kadındı.

Bir gün Mustafa’yı okulun bahçesinde gördü. Okulda Kemal dışında kimse kalmamıştı. Okulun yan duvarındaki büyük Atatürk resmine bakıyordu. Öyle dalmıştı ki o resme Kemal’in yanına yaklaştığını bile fark etmemişti. Kemal, Ceviz Tepesi’ne geldiğinde ilk tanıştığı kişi Mustafa olmuştu. Kemal bunu Mustafa’yı ikna etmek için peşine düştüğünde öğrenmişti. Yetişkin gençlerle sigara içerken görmüştü onu birkaç kez. Mustafa, Kemal’i fark edince endişelendi. Annesine bunu söyleyeceği ihtimali onu korkutmuştu. “Annem çok üzülür lütfen söylemeyin öğretmenim.’’ diye yalvarmaya başladı. Ve ardından gözleri doldu. Kemal, yanına eğilip elini omzuna koydu. Diğer eliyle de onun gözyaşlarını sildi. “Evet, üzülür. Bunu ikimiz de biliyoruz.’’

Beraber banka oturdular. “Çok yetenekliymişsin Mustafa.’’ diyerek sessizliği bozdu Kemal. Çocuk, Kemal’in annesine söyleyebileceği korkusunu üzerinden atmıştı. “Babam beni sigara istemeye yolladığında başımı okşar öğretmenim. Sigarayı çok sever, bazen alkol içmeyi de sever. Ben de annemin yaptığı ayranı çok severim ama babamı daha çok severim. Onun sevdiği şeyleri seversem beni daha çok sevmesini umuyordum öğretmenim.’’ Umutsuzluğunun içinde kendi imkanlarını yaratmaya çalıştığını fark etti Kemal, Mustafa’nın. Bazen bu tarz düşünceleriyle bazen de çizgileriyle.

Fatih, bir keresinde ona “Cevizin kabuğu ekşiyip bozulmasını önler. Çünkü ceviz yüksek yağ miktarından dolayı oksijene maruz kalınca ekşir ve bozulur.’’ demişti. Fatih okul çıkışı Kemal’in peşine takılır hep bu tarz bilgilerden bazen de kitaplardan bahsederdi. Yaşam dolu bir çocuktu Fatih.  Kemal’i hayrete düşüren bilgilerden biri de bu olmuştu. Kaç yaşına gelmişti bunu kendisi bile bilmiyordu. Ama şunu iyi biliyordu ki cevizin aksine insanı içten içe çürüten şey hayatının her anında yüzüne ayna tutulup kusurlarının yüzüne vurulmasıydı. Bazen o kusurlar sana ait olmadığı halde üzerinden silkeleyip atamasan bile. Mustafa okula gelmemişti bir süre. Ama Kemal ona diğer öğrencilere anlattıklarını notlar çıkartıp ulaştırıyordu. Artık sigara içmediğini ve annesiyle tarlaya gidip bir ağacın gölgesinde ders çalıştığını söylemişti annesi. Mustafa’nın söylediğine göre annesini çalışırken görmek ona güçlü hissettiriyordu.

Günlerden bir gün Yusuf, Kemal’in yanına geldi. “Annemler ceviz ağacının dibinde oturulmaz derlerdi. Üç harfliler dolaşırmış çünkü. Ama okumayı öğrenince araştırdım ve ceviz ağacı derin ve güçlü köklere sahipmiş Kemal öğretmenim. Bu kökler de zehirli madde salgılarmış. Bu sayede ağacın etrafında başka bitkiler çoğalamazmış. Ama insanlar üzerinde bir etkisi yokmuş. Artık Fatihlerin yanına gidip ceviz ağacının dibinde onlarla oturabilirim. Fatih kitaplar okuyordu. 80 Günde Devri Alem’i anlatırdı hep. Artık ben de okuyabilirim, sayenizde.’’ dedi soluksuz bir heyecan içerisinde. Artık altına da kaçırmıyordu. İlk başlarda bu birkaç kez olmuştu fakat Kemal onunla özel olarak ilgilenmişti. Annesi sonradan ona çok teşekkür etmişti okul çıkışında, Kemal’i gördüğü her yerde. Hatta arada teşekkür niyetine Yusuf ile beraber Kemal’e yemek gönderiyordu.

Ceviz Tepesi’nde Kemal günleri, haftaları, ayları geride bırakıyordu. Öğrenciler ve Kemal arasında güçlü bir bağ oluşmuştu artık. Dersler keyifli geçiyordu. Bazen öğrencileriyle beraber eğleniyordu Kemal. Onların oyunlarına katılıyordu. Bazı veliler Kemal öğretmeni yakından tanımak için evlerine davet ediyor, çeşitli ikramlarda bulunup teşekkürlerini sunuyorlardı. Bir süre sonra Kemal burada bir yılını tamamlamıştı. Bazı dedikodular da çıkmaya başlamıştı. Bekar yaşamasından dolayı çıkan söylentilerdi bunlar. Remzi Bey bazen de Kemal’i evine davet eden veliler ona kefil olup ne kadar iyi bir insan olduğundan iyi bir öğretmen olduğundan bahsediyordu. Bu söylentilere pek kulak asmamaya çalışıyordu genelde Kemal.

Bir gün okul çıkışı Fatih yine peşine takılmıştı Kemal’in. Yine çantasını taşımak istedi. Sonradan Remzi Bey’den öğrenmişti ki Fatih, Kemal’in çantasını taşırken kendini Kemal gibi hissettiğini söylemiş babasına. “Bir gün Kemal öğretmenim kadar iyi bir öğretmen olacağım.’’ diyormuş Remzi Bey’e. “O bir kahraman.’’ Kemal ise tam tersini düşünüyordu. O bir kahraman değildi. Çünkü Mustafa’yı okula asla getirememişti. Babasının bir gece alkollüyken söndürmeden yere attığı sigarayla evlerinin tutuşmasıyla Cavide Hanım ve Mustafa hayatlarını kaybetmişlerdi. Cavide Hanım kocası alkollü geldiğinde odaya giremesin diye odanın kapısını kilitliyormuş ve yangın sırasında kapı açılmamış. Cavide Hanım ile defalarca konuşmasına rağmen Cavide Hanım, insanların ne diyecekleri ne düşünecekleri korkusuyla kocasından şikâyetçi olamamıştı.

Kemal’in eli kolu bağlı kalmıştı bu süreçte. İhtimalleri düşünüp durarak kendini yiyip bitiriyordu. Evine geldiğinde çantasından bir kağıdı çıkarttı. Onu hep yanında taşıyordu. Bir adam çocuğun başını okşuyordu resimde. Yusuf’la son kez buluşmalarında Yusuf ona hediye etmişti bunu. Uzun zaman sonra ilk kez kendini serbest bıraktı. Ve gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Yorum bırakın