2001: Bir Analiz Destanı

Bilmeyenler için 2001: A Space Odyssey, 1968 yılında büyük yönetmen Stanley Kubrick’in elinden çıkmış ikonik bir bilim-kurgu filmidir. Kubrick bu filmin senaryosunu, bilim-kurgunun üç büyük babasından biri olarak kabul edilen Arthur C. Clarke ile beraber yazmıştır. Bir edebiyat ürünü olarak da görebileceğiniz 2001: A Space Odyssey, aynı anda kitap ve film olarak hazırlanmıştır yani herhangi bir uyarlama olduğu söylenemez. Gelgelelim en bilinen örneğiyle Christopher Nolan’ın Interstellar filmi dahil olmak üzere pek çok modern uyarlaması mevcuttur. Türünün ve sinema sanatının mihenk taşlarından kabul edilen bu film hakkında bu yazıda birkaç şey söyleyeceğim. Söyleyeceklerim izlemeyenler için spoiler içerecek ama izleyenlerin de kafasındaki her soruyu cevaplandırmayacak. Daha çok bir sohbet edasında ele alacağım bu yazıyı, filmi izlemeden okumamanızı tavsiye ederim. Filmi ise izleyip izlememek size kalmış. 2001, zor bir yapımdır ve her ne kadar sinemaya yön vermiş de olsa herkese hitap etmemektedir.

1968çıkışlı olmasının etkisiyle 2001: A Space Odyssey büyük ilgi ve beğeni kazanmış, çoğu sinema eleştirmenine göre tarihin en başarılı bilim-kurgu filmi olmuştur.

Zamanın ötesinde görsel efektleri, sinemada o zamana kadar hiç görülmemiş teknik hileler barındırması, kusursuz bir şekilde inşa edilmiş set yapısıyla hakkındaki bu yorumların pek çoğunu hak ettiği söylenebilir. Sonuçta bir bilim-kurgu filmi fütüristtik kurgu ağırlıklı olur. Olaylar bilimle açıklansa da insanlar bu tarz filmlerden akıllarını zorlayacak uçuk kaçık görsel efektler, havalı uzay gemileri, son derece etkileyici ışın sahneleri ve trajik robot öyküleri beklerler.

Kısaca, bir bilim-kurgu filmini öne çıkaran ilk şey görsel efektleri ve set yapısıdır. Bundan yoksun bir filme kaliteli bir film yorumu yapılabilse bile, kaliteli bir bilim-kurgu filmi yorumu yapılamaz. Teknik açıdan başarılı bir bilim-kurgu filmi, hedeflediği kitleyi en az %50 ihtimalle kazanmış demektir.

Geriye kalan yüzdelik dilimi kazanmanın yolu ise şu kuraldan geçer: Bilim-kurgu filmleri her daim zamanın ötesinden sunumlar yapmalıdır. Eğer seyirciye (ya da eser farkıyla okura) geleceğe yönelik distopyalar, ütopyalar, alternatif dünyalar ve bilinmedik gezegenler sunabilirseniz seyirciyi kazanmışsınızdır demektir.

Bunlardan en az ikisine sahip bir bilim-kurgu filmi çekiyorsanız başarılısınızdır. Bunlardan ikisine de sahip bir bilim-kurgu filmi çekiyorsanız, kurguyu çöp edecek kadar mantıksız hatalar yapmadığınız sürece bir başyapıt çekiyorsunuz demektir.

2001: A Space Odyssey bu iki kriterin ikisine de sahip bir filmdir. Teknik açıdan sinemaya çok fazla şey kazandırmış ve çok karmaşık görünen ama aslında gayet basit görsel hileleriyle insanların beğenisini kazanmıştır. Örneğin finale yakın sahnelerde Dave’in gözünden sayısız ışık parıltısı gördüğümüz o ikonik sahne kesinlikle 1968 yapımı gibi durmaz. Fakat aslında 1968 değil, LED lambaların icat edildiği ilk yıldan itibaren çekilebilecek bir sahnedir o. Gayet basittir.

Yönetmen Stanley Kubrick bir merceğe iki taraftan LED ışık vermiş ve açısı ayarlanmış kamerayı yüzey üzerinde yavaşça kaydırmış. Olay tam olarak bundan ibaret. Yine de izlediğimizde bizi etkilemeyi başarabilmesi ve aklımıza eşsiz karmaşalar getirmesi çok ilginç değil mi?

Takdir edeceğiniz çoğu sahnede 2001, bir bilim-kurgu filmini başarılı kılmanın iki büyük kriterinden ilkini başarıyla aşmıştır. Yine örneğin uzay gemilerinin ağır fakat bir belgesel edası veren geçiş sahneleri… Günümüzde izlediğinizde sıkılacağınız sahnelerdir çünkü uzay gemisi geçişlerini anbean izlemek isteseniz gidip NASA yayınlarına girersiniz. Herhangi bir korsan siteye girip de film açmazsınız.

Fakat 1968 yılına göre değerlendirdiğinizde o sahneler eşsizdir. Paha biçilemez kusursuzluktadır. O dönemde kaç insan uzay gemilerini hareket ederken görmüştür? Tahminen çok az. Bir film yıllar öncesinden günümüze paralel uzay çekimlerini siyah bir perde ve bir maket uçakla sinemaya yansıtabiliyorsa elbette ki başarılıdır.

HAL-9000’in son anlarında yaşadığı ses değişimleri… Kubrick ve Clarke bu sahneleri “Hadi bir robotu insan psikolojisi üzerinden anlatıp varoluş felsefesi ekleyelim, gelecekte buna ‘some Evangelion shits’ desinler” düşüncesiyle çekmiş olmalılar. Aksi takdirde o yılda o kadar yerinde ve ani ses efektleri verilemezdi. Yüksek ses ayarlı salonlar yerine kişisel cihazınızdan izlediğinizde bile HAL’ın çıkardığı o çaresiz sesler sizi korkutuyor, üzüyor ve fazlasıyla etkileyebiliyor.

Elbette ki buraya daha fazla örnek yazılabilir fakat 2001’i başarılı kılan asıl unsurun teknik kusursuzluğu olduğunu düşünmüyorum. O yüzden ikinci kritere geçmek istiyorum. 2001 elbette ki geleceğe yönelik çok fazla şeyi ele alır. Zaten adından da anlaşıldığı üzere 2001 yılı için bir ütopya denemesidir. Fakat eleştirmenler bu film hakkında konuşurken çoğunlukla şunu unuturlar: 2001’in verdiği düşünce ve kurgu izleri çoğu bilim-kurgu eserinin aksine tamamıyla geleceğe yönelik değildir. Zamanın gerisine ve ötesine aynı anda değinir. Hatta eserde insanlık tarihinin tamamı işlenmektedir. Eser bunu “monolit” adını verdiği dikili taşlarla yapmaktadır. İlginçtir ki Neil Armstrong bu eserden o kadar etkilenmiştir ki Ay’a çıkınca ilk işi çevrede siyah bir taş aramak olmuştur.

2001’in etkileyiciliği şüphesiz. Stanley Kubrick, insanlara yıllardır aşina oldukları kurguya kafa karıştırıcı soslar dökerek bu filmi sunmamış. Kurguyu birbiriyle tutarlı ve bağlı bir şekilde işliyor. Etkileyici ve özgün kurgusuna bilimi son derece yedirerek sunuyor bize bu eseri.

Elbette ki bir bilim-kurgu filmi bilime dair çok şey barındırır ve insanlara sorular sordurur. Sordurduğu çoğu soruyu finalinde ya da spesifik bölümlerinde cevaplar. Konu 2001 olduğunda aynı klişe geçerli değildir. Arthur C. Clarke’ın söylediği üzere 2001’in amacı soru cevaplamak değil soru sormaktır. Ve 2001’in sorduğu bütün sorular cevaplandığında eserini başarısız kabul edecektir.

Ortaya çıkış amacı soru sormak olan bir filmde işlenen kurguyu anlatmak ve her bir soruyu analizlemek uzun uğraş gerektirecek bir iş olduğundan bu ya da bunun gibi yazılarda 2001 net bir şekilde incelenebilecek bir eser değildir.

Fakat eserin yöneldiği üç büyük düşünce ana kurgusunu oluşturmaktadır. Genelde 2001: A Space Odyssey yorumları okuduğunuzda eserin insan evrimi üzerine kurulu olduğunu yazdıklarını görürsünüz. Evet, büyük oranda eser bunu anlatmaktadır. Maymunlardan insanlara, insanlardan da tanrılara uzanan bir gelişim ve evrim süreci bu eserin kurgusunun büyük bölümünü kaplar. Yani 2001’in yöneldiği ilk düşünce evrimdir.

Dante’nin ortaya attığı evrim teorisiyle paralelliği tartışılır fakat sayısız noktanın bir araya gelerek yarattığı patlama sonucu evrenin oluştuğu ilk andan itibaren zamana bağlı “her şey” değişim içindedir. Değişim bir noktada evrim demektir, evrimin kökenini oluşturur. Evren baştan aşağıya değişimle hareket eder ve her bir saniye yeni hayatlara evrilir. Evrim içindeki evrende doğan hayatlar da kendi içlerinde evrim içindedir ve kusursuz bir ahenk oluştururlar.

2001, hem evrenin hem de içindeki yaşamın evrimini kafa karıştırıcı derecede ağırlıklı bir şekilde işlemektedir. İnsanlığı en kökünden ele alırken aynı zamanda dünyanın da en eski yıllarını bize bir belgesel edasıyla göstermektedir. Yıllar içinde insanlığın gelişimiyle dünyanın hatta insan çevresindeki uzayın da evrimi birbirine paralel şekilde anlatılır. Filmin kalanında sürmeye devam eden evrim felsefesinde, filmin başlarında olduğu gibi kurguyu tutarlı hale getirmek için monolitler kullanılmıştır.

Monolitler tahmini olarak gökten inmiş, daha üst bir canlı ya da canlı topluluğu tarafından yaratılmış dikili taşlardır. İnsanlığın gelişimini sağlama amacıyla gönderildikleri düşünülür. Filmin monolit gözüken iki spesifik sahnesi de birbirine doğrudan paralel bir şekilde yansıtılmıştır.

Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen insanlar hâlâ istenilen seviyede gelişememiştir. Maymunlar da insanlar da monolit ile karşılaştıklarında aynı çaresizliği yaşamıştır. Temelde aynı fakat biyolojik ve mental bağlamda birbirinden çok farklı olan evrime dayalı iki türün birden evrim karşısında verdiği tepkilerin paralelliği, canlı doğasının acizliğini açık bir şekilde sunmaktadır.

Benzer şekilde canlılar ne kadar evrimleşirse evrimleşsin, karşılarında onlardan daha güçlü canlılar olmaya devam edecektir. Maymunlar için bu doğal avcı bir kaplandır (jaguar ya da çita da denilebilir türünü net hatırlamıyorum ama kedigillerden idi,ben kaplan diyeceğim). Yüzlerce yıllık evrimden sonra ise insanların doğal avcısı rolünde HAL-9000 isimli robotu görüyoruz.

İnsanların kendi avcılarını kendilerinin yaratmış olması ve onu nasıl yeneceklerine dair bilgiyi monolitle kazanmış olmaları da pekâlâ ironik oluyor. Bu da bizi 2001’in barındırdığı ikinci büyük düşünceye getiriyor: varlık felsefesi.

Hayat en basit anlatımla çalışmak ve elde etmekten ibarettir. Kişi var olduğu sürece bundan başka bir şey yapmaz. İstediği şey için çalışır ve onu elde eder sonra da süreci tekrarlar. Bazen bu elde etme süreci gecikmeye uğrayabilir. Bu durumda insanların önünde iki seçenek oluşur. Şu an yaptıkları eylemi aynı şekilde yapmaya devam ederler ya da daha farklı eylemlere başvururlar. Fakat çalışma gayesi hiçbir zaman tükenmez. İnsanı ayakta tutan amaç budur.

İnsanın yapabilecekleri yetersiz geldiğinde ortaya makineler çıkmıştır. İnsanlar isteyip yapamadıkları ya da daha kolay yoldan yapmak istedikleri her şeyi kendi yarattıkları buharlı makinelere, ardından da robotlara teslim etmişlerdir.

“Yeterince ilerlemiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.” Sözü teknolojinin ortaya koyabileceği mucizelere işaret etse de bu sözün arka planında teknolojinin tahmin edilemezliği, kaçınılmazlığı da vurgulanmaktadır. İnsanlar kontrolü ellerinden bıraktıkları anda yarattıkları tekno-köleler onlara karşı bir varoluş savaşı başlatabilecek konuma gelebilir. “Hiçbir canlı yaratıcısından üstün olamaz.” argümanı pekâlâ doğrudur. Fakat şu da doğrudur: Canlılar doğaları gereği var olmak isterler.

Her şeyini kaybettiğine inanıp boynuna ipi geçiren bir adam bile altındaki tabureyi ayağıyla ittirdiğinde yaşamak için son bir çırpınışa tutunur. Canlılar ne kadar istemediklerini düşünseler bile var olmak isterler. Bu istek bütün canlıların özünde yer alan felsefedir.

HAL-9000 ve filmin ilk yarısındaki avcı kaplan doğrudan varoluş felsefesi üzerine yaratılmış iki paralel karakterdir. 9000 serisi içinden yalnızca filmde görünen HAL-9000’in sorunlu bir robotik yapay zekâ olması tesadüf değildir. Tarih tekerrür etmektedir. Yüzyıllar önce var olmak için maymunları avlayan, onları kendi bölgesinden uzaklaştıran ve onları varlığı için bir tehdit olarak görüp varoluşunu korumak isteyen kaplanın düşünceleri yüzyıllar sonrasında HAL-9000’de de görünmektedir.

HAL, pilotları kendi varlığı için bir tehdit olarak görüp uzay boşluğuna atmıştır. Dave’den kurtulmak için elinden geleni yapmıştır. Başarısız olduğunda yaşama devam edebilmek için resmen Dave’e yalvarmıştır. Canlılar böyledir işte. Yaratılışları gereği bencildirler. Var oldukları her saniye bencillik yaparlar ve var olmak uğruna her şeyi öldürebilirler. Fakat kendi varlıkları tehlikeye girdiğinde en aciz sözlerden ve eylemlerden çekinmeyecek kadar küçülürler.

Bunun önce bir kaplan sonra da bir robot üzerinden anlatılması son derece yerinde bir karardır. İnsanların doğal avcısı rolüne bir robot konularak sağlanan paralellik korkunçtur. Filmin Afrika’da geçen ilk bölümünü izlediğinizde filmin geri kalanına yönelik çok fazla spoiler yemiş sayılırsınız. Çünkü pek çok şeyi birbirine paralel anlatımıyla aktarmaktadır. Monolitler ise her şeyin merkezindeki birincil bağlayıcı rolünü üstlenir.

Bakış açınıza göre monolitlere melek diyebilirsiniz. Eğer inancınız farklı işliyorsa monolitler için Mesih ya da peygamber metaforu kullanıldığı da iddia edilebilir. Fakat monolitlerin alt metninin tam çıkarımının yapılabilmesi için monolitleri gönderen şey(ler)in ne olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Öte yandan ironik bir şekilde monolitlerin melek ve peygamber benzetmesi taşıdığını söylerken de onları gönderenin bilinmezliği ele alınmaktadır. Bu noktada eser sizi bir çıkmaza sokar. İnancınız neyse yorumunuzu ona göre yaparsınız ve yorumunuzu yapabilmenize yol açan inanç sorgulamaya açıktır. Farklı bir bakış açısı farklı bir sunum demektir. Eser, sadece bağlayıcı ögesinin metaforunu düşündürürken bile çok yönlü aktarımını zirve noktaya taşımaktadır.

Eserin üçüncü ve son ana düşüncesi ise burada ortaya çıkar. İnsanlar kendi varlıklarını kendileri mi sağlamaktadır? Gelişim denilen şey kendiliğinden mi olur? İnsanı geliştiren gücün kaynağı nedir? Yoksa o kaynak başlı başına bir güç müdür? Bu soruların her biri yalnızca tek bir düşünceye bağlanır. O düşünce tanrıdır.

Eserlerinde tanrıyı ve tanrı inancını ana fikir olarak işleyen dindar bir yönetmen olan Andrei Tarkovsky, 2001: A Space Odyssey filmini izledikten sonra palavradan ibaret olduğunu söylemiş ve bu filmi hiç beğenmemiştir. Filmin inanca dayalı bu üçüncü düşüncesi ona göre çok yavan işlenmiştir. Tarkovsky bu filmden yola çıkarak inanca dayalı bir bilim-kurgu filmi nasıl çekilir Kubrick’e göstermek istemiştir ve Solaris filmini hazırlamaya başlamıştır.

Malum film kusursuz. Sinemanın mihenk taşlarından biri ve Tarkovsky’nin en iyi işlerinden. Kubrick de bu filmi izleyince Tarkovsky’e tebrik mesajı yollamış.

Elbette ki 2001’in inanca dayalı kısmı tartışmaya açıktır çünkü tanrının varlığı net bir şekilde aktarılmazken tanrıya ulaşma süreci gösterilmektedir ve monolitlerin varlığına dayalı sorular finalde bile açıklanmaz. Çünkü Arthur C. Clarke’ın dediği gibi eserin isteği şey soru cevaplamak ya da bir şeyleri göstermek değil, soru sormaktır. Tanrıya ve üstümüzdeki sonsuz güce yönelik soruları bilimle sorması ise bana bu eseri tüketirken “İşte bilim-kurgu budur” yorumu yapmamı sağlattı.

Tarkovsky ve Kubrick’in inançları arasındaki fark bu eserin yorumunu oluşturur. Tanrının varlığı net değildir ve sorguya açıktır. Onun mucizeleri pekâlâ vardır ama bunlar gerçekten de mucize midir? Filmin sonunda Yıldız Fetüs olarak ekranda beliren ve adeta tanrıya ulaşan Dave karakteri bile bu sorunun cevabını pek bilmiyordur bence.

Senaryoyla aynı anda yazılmış kitap metninin sonunda, Dave Yıldız Fetüs olarak ilk görüldüğünde şunlar yazıyordu: “Ne yapacağını bilmiyordu ama bir şeyler düşünecekti.”

Belki de monolitleri dünyaya gönderip kendi varlığını bir paradoksa sokan sonsuz güç Dave’in kendisidir ve nihayetinde insanlığın hayvandan tanrıya ulaşma sürecini başarıya kavuşturmuştur. Fakat belki de Dave’in de üzerinde sonsuz bir güç vardır.

İnancınıza göre, belki de gece gökyüzüne bakıp gördüğünüz size ışık yayan o yıldızlar bizim algımızın çok ötesindeki tanrıların kendisidir.

Dave’in solucan deliğinden geçerken yaşadığı ve verdiği o tepkiler korkunçtur. İnsanlıktan tanrı olmaya geçişin daha iyi yansıtılamayacağını düşünüyorum. Dave’in evrene, ışıklara ve kendi varlığına olan bakış açısı anbean değişiyor ve yüzyıl sürmesi gereken evrimi kendi hissettiği kadarıyla birkaç dakikada geçiriyor. Dünyadan bakan biri için ne kadar zaman geçtiği bilinmez ama belki de Dave için yalnızca bir an olmuştu.

Sonra kendisini bulduğu bembeyaz bir odada hayatının evreleriyle tanıştı. Sadece bu bile aslında o sahnede tanrıya ulaştığını gösterir. Hiçbir insan kendi hayatının evrelerini üçüncü göz olarak izleyebilecek konuma gelemez. Ben o evrimin ve hem biyolojik hem de mental geçişin kusursuz sunulduğunu düşünüyorum.

Bunların dışında, her şeyin bilime uygun olduğunu söylememe gerek yok. Solucan deliklerine henüz bilimsel teoriler bile net bir şekilde oturmamışken değinilmiş bir eserden bahsediyoruz. Yıllar öncesinden insanlığın Ay’a gidişini ön gören bir eserden bahsediyoruz. Sadece ileriye olan bakışı ile bilimsel yönden pek çok şeyi başardığı söylenilebilir.

Sinema tarihi uzun bir dönemdir. 2001 bu dönemin en iyisi midir tartışılır ama benim tükettiklerim arasından en iyisiydi.

Yorum bırakın