Başrollerini Selahattin Paşalı ve Ece Çeşmioğlu’nun paylaştığı Mukavemet (2022) geçtiğimiz günlerde MUBI’de yayınlandı. Sosyal medyada fazla ilgi çeken film ilk günden kendine çok fazla izleyici buldu. Ben de bugün film hakkında düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım. “Gerçekten iyi bir film mi?” sorusu ile başlayalım. İncelememiz spoilerlı! Baştan uyaralım.
Yer yer iyi olup çoğunlukla kötü olan bir filmdi. Öncelikle süresi kesinlikle gereksiz uzundu. Bir saat kırk dakikalık bir film çekmek istiyorsan ona uygun da bir senaryo yazman gerekir. Sürekli aynı şeyleri tekrar eden diyaloglar ne seyirciye ne kurguya bir şey katar. Hatta üzerine çok fazla yorum okudum ve içlerinden birisi çok haklıydı. “Bu filmin hak ettiği 25 dakikadır.” demişti. Zira öyle. Senaryonun eksikliğine gelecek olursak. Gerçekten sıradan bir hikâyeye sahipti. Yazım ise fazla kötü. Bazen oyunculuk her şeyi kurtarmaz. Burada da durum aynısıydı.
Senaryoyu özetleyecek olursak, İstanbul’un Şişli ilçesinde bodrum katında küçük bir dairede yaşayan çiftimizin yaşamına odaklanıyor. O gece Rahmi (Selahattin Paşalı) önce annesiyle konuşuyor. Annesi kurban kesmiş ve ona da yollamak istiyor. Annesine kurbandan hoşlanmadığını ve gereksiz bulduğunu söylüyor. Göndermemesini rica ettikten sonra küçük yeğeni ile sohbet ediyorlar. Diyaloglar pek şirin. Çocukları seven, ailesiyle ilgili bir adam profili çiziliyor. Ardından eve getirmek için su alıyor ve evine giriş yapıyor. Sevgilisi Ecem (Ece Çeşmioğlu) çalışmayan bir kadın. İş ilanları bakmaktan fazlasıyla yorulmuş. Fakat Rahmi bundan memnun değil. Ona daha fazla çabalamasını söylüyor. İlk gerilim böyle yaşanıyor ve ikinci gerilim geliyor. Ecem o gün köfte ve makarna yapmış. Rahmi ise et sevmeyen, yiyemeyen birisi. Bunu yemeği yememek için mısır gevreği yemesinden anlıyoruz. Ecem ona ısrarla düzgün yemek yemesini söylese de çok az diyalog kurarak geçiştiriyor. Ardından üçüncü gerilim geliyor. Rahmi, Ecem’in arkadaşı Rukiye’yi hiç sevmiyor. Tüm gün onunla mı konuştun diye trip atıyor. Ardından dördüncü gerilim geliyor ve Ecem’in başka birileriyle daha görüştüğünü ima ediyor. Kısacası sağlıklı iletişim kurmaktan aciz Rahmi’yi başta ailesine ilgili sonrasında sevgilisine güven bile duymayan bir adam olarak görüyoruz.
Bana bu durum fazla çelişmiş geldi. İyi iletişim kurabilecek birisi gibi yansıtılan, okumuş ama az ücret karşılığında sigortası bile yapılmayan sıradan bir adamdan farklı imaj çizilmemişti. Ecem yapılan davranışlara yine de katlanıyor ve işinde bir problem olup olmadığını soruyor. Onunla iletişim kurmak istemeyen Rahmi ise küfrediyor. Ecem daha fazla katlanamayıp odasına çekiliyor. Aradan beş dakika bile geçmeden Rahmi, Ecem’in gönlünü almak için saçma tavırlara giriyor. O istemediği halde ona dokunuyor. Yemediği yemeğin ne kadar güzel koktuğunu söylüyor. Konuşmadan sadece öpüşmeye çalışıyor. Ecem doğal olarak itse de kurtulamıyor ve en sonunda televizyonu bahane ediyor. Televizyonu kapatırsa yapabileceklerini söylüyor. Tam o sırada Ecem’in telefonunu çalan Rahmi mesajları ve aramaları merak ediyor. Mesajlar ve aramalar Ecem’in eski sevgilisi Kazım’dan.
Zaten başından beri güven duymayan Rahmi’nin az önceki öpücüklerinin samimiyetsiz olduğunu anlıyoruz. Amaç tamamen o gün kimle konuştuğunu öğrenmek haline geliyor. Ecem ona cevap vermediğini, rahatsız edildiğini söylüyor. Tam o sırada kapı çalıyor ve kapıda kim var. Elbette Kazım! Rahmi tüm gerginlikle birlikte kapısına gelen adama hiçbir şey söylemeden saldırmak için önce bıçak arıyor. Bulamayınca ise bir sopa ile kapıyı açıp direkt adama vuruyor. Buraya kadar normal ilerleyen senaryo bozulmaya burada başlıyor. Rahmi adamın öldüğüne inanmış. Fakat buna inanmasındaki sebep çok komik. Yaşamından şüphe ettiğiniz kişinin önce neresine bakarsınız? Bileklerine ya da şah damarına öyle değil mi? Rahmi adama iki tokat atıyor ve ayılmadığı için onun öldüğüne kanaat getiriyor. İlk patlama burada. Ben ne kadar o an aklını kaybedecek kadar travma yaşasa da bu davranışı saçma buldum. Doğal akış denilen bir şey vardır. Bu doğal akışa uymayan bir davranış. Kazım’ı kapının önünde darp ettiği için ortak alan kocaman kan gölüne dönmüş durumda. Fakat Rahmi dışarıda bıraktığı kanıtı umursamadan adamı kesip paket yapma düşüncesinde. Mutfaktan bulduğu meyve bıçağı ile küvete taşıdığı cesedin kollarını kesmeye çabalıyor. Tam o sırada ise Kazım uyanıyor ve ikinci patlama. Öldüğünden bu kadar çok korktuğu Kazım’ı orada bir kez daha öldürüyor. Bu yaptıklarına asla uymuyor. Ve meyve bıçağı ile kocaman insan bedenini 10 – 15 dakikalık sürede kesiyor. Bu da çok ilginç geldi bana. Minicik bir bıçakla kıyafetin üstünden kemiklerini kırarak bu davranışı gerçekleştirmesi mümkün değildi. Elbette senaryoda olmazsa olmazımız toksik maskülenitedir. Ecem’e kızıyor işlediği suç için. Onunla seviştiği için, onu başlarına bela ettiği için. Onu aldattığını söylüyor. “Onunki benden daha büyüktü değil mi?” diye ağlıyor.

Ecem’i işlediği suça dahil etmek için kesme ve temizlik işlemlerine dahil etmeye çabalıyor. İlginç bir şekilde polisi ararsa ona neler yapacağını söylüyor. Senaryonun üçüncü patlama noktası ise Ecem’in telefonla birilerini arama ihtimalini umursamıyor. Oysa en korkacağı şey bu olmalı. Ecem ise telefonla polis yerine gidip kimi mi arıyor? Evet, Rukiye’yi. Tamamen sonunu bağlamak için yapılmış bu saçma hamleyi ben de sorguladım. Normal birisi polisi arar. Fakat Ecem, Rukiye’yi arıyor ve dediği tek şey şu. “Rahmi, Kazım’ı öldürdü polise ulaş.” Rukiye ise polislerle birlikte eve ulaşıyor. Fakat Rukiye ölümün evde olduğunu nereden bildi? Ya o anda Rahmi dışarıda bir yerde öldürdüyse? Bu gibi senaryo açıklarından sonra sonu tam bir fiyasko. Kendinden geçmiş iki sevgili salonda polislerin gözetiminde sorgu yapılmaya çalışıyor.
O sırada ceset ise küvette duruyor. Buradan sonrası bir katilin yaşadıkları, geçmişi belli olmayan “normal bir genç” sandığımız kişinin dönüşümü iken birden Türkiye’nin güvenlik güçlerine salladığı ve ahlaktan dem vurduğu o son kırk dakikaya dönüyor. Polisler olay yeri inceleme gelmediği halde eşyalara dokunuyor. Bardaktan su içiyor, suç aletine temasta bulunuyor. Üstelik bunu çaylak polisler yapmıyor. Bir emniyet amiri suç aletini kaldırmasını rica ediyor. Ben bunun olmadığını, böyle şeylerin Türkiye’de hiç yaşanmadığını iddia etmiyorum. Film bağlamından sapıyor diye bu eleştirim. Zira unutmuyoruz ki Müge Anlı gibi programlarda aslında güvenlik güçlerin olay yerini değiştirdiği işlerini iyi yapamadıkları için kanıtların silinip gittiği çok oluyor. Bakınız; Büyükşen Cinayeti. Üstelik savcı da “Beni olay yeri inceleme gittikten sonra çağırın.” diyor. Eve gelip, cesedin bulunmasını sağlayan Rukiye’nin telefonunu polisler incelemek istiyor. Hemen orada okuyorlar. Bunu yapmaları için yetkileri var mı bilmiyorum. Kadının özel mesajları arasında bir de ondan yaşça büyük sevgilisinin olduğunu öğrenen emniyet amiri, Rukiye’yi kaldırıyor ve ona Kazım’ın cesedini gösteriyor. Kızım senin baban yok mu? Utanmıyor musun? anlamına gelecek şekilde bak sonun Kazım gibi olur demeye çalışıyor. Burada gözü korkutulması gereken gerçekten Rukiye midir? Erkekleri kışkırtan suç işlemesine sebep olan kadınlar mıdır? Hayır. Böyle saçma bir ahlakçılıkla bitirilen filmde çok da komik bir diyalog var. Tutanak tutulurken “Bayan mı yazalım kadın mı?” tartışması. Sanki tek derdimiz buymuş gibi. Sanki çok önemli bir diyalogmuş gibi. Senaryosu kötü olsa da iyi tarafları olduğunu söylemiştim. Bence Ece Çeşmioğlu’nun oyunculuğu Selahattin’den daha iyiydi. Çünkü katillerin filmlerde birden Joker’a dönüşmesi döne döne kahkaha atması, elindeki kanı saçma yerlere sürmesi, alnını saçlarını kanla boyaması bir hayli klişe gelir bana. Bunların dışında kötü olan şeyler elbette sesti. Selahattin Paşalı’nın diyalogları çoğu zaman anlaşılmıyordu. Kesintisiz tek plan ve tek mekân çekilen ilk Türk filmi olması da başarılı. Bir de değinmem gereken iki konu var.
Bunu başta bahsedebilirdik fakat sona saklamak istedim. İlki Mukavemet filminin adını incelememiz. Mukavemet çok da duymadığım bir kelimeydi. Anlamı Oxford Sözlüğe göre dayanma, karşı koyma, direnme anlamına geliyor. Filmin başından sonuna kadar olanlara karşı koyan tek kişi de Ecem karakteriydi. Bir şeyleri engellemeye, dahil olmamaya çalışsa da yine de dahil oldu. Bir kişi için çok zor bir şey. Olayın başından sonuna kadar engel olamamak ve izlemek. Bu açıdan hoş bir ad seçimiydi.
Bir diğer mevzu ise filmin posterlerinin kötülüğü. İki postere rastladım. Bir tanesi direkt olarak spoiler içeriyor. Aşağıda sizlerle de paylaşacağım. Film kapakları bir şeyler anlatsın ama her şey de anlatmasın diye inanırım. Dümdüz oyuncularının yüzlerinin konulması bana estetik gelmez. Yazı karakterleri aşırı önemlidir. Fazla eski, komik, okunmayan yazı karakterleri seçilmemelidir. Fakat iki film kapağının birisi spoiler veriyor öbürü de artık pek de kullanılmayan hiç estetik bulmadığım “glitch efekte” sahip. Fazla 2018 havası veriyor. Profesyonellikten uzak duruyor.


Bunların dışında izleyenleri ve izleyecek olanları yorumlara bekliyorum. Diğer filmler hakkında yazılarımı okumak ve izlediklerimi takip etmek için Letterboxd hesabım @themisend. Şimdiden izleyeceklere iyi seyirler!
