Limon Ağacının Yaprakları

“En güzel sesler, yaşatmaya değer olanlardır…”

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; belki de artık bütün ağaçların köklerini topraktan çekip de bu diyarları terk ettiği günlerde bir limon fidanı yaşarmış. Çevresindeki bütün yıkıma, kıyıma, ne yazık ki ölüme dair her şeyden apayrı bir güzellikle köklerini büyütüyor ve serpilip meyve vereceği günleri bekliyormuş. Öte yandan onu canlandırıp şekillendirmesi gereken güneş de onu güçlendirmesi gereken rüzgar da buralardan ayrılalı çok olmuşmuş. Artık bu topraklara tutunabilecek takati bulabileceğine yönelik umutları yavaş yavaş tükeniyormuş.

Dallarında tek tük kalmış cılız yaprakları artık tükeniyor, giderek güçlenmesi gereken gövdesi her geçen gün zayıflıyormuş. Göz ucundan altın sarısı meyvelerini izleyeceği günler artık çok geride kalmış gibi geliyormuş. Bir ağaç neyle, nasıl yaşarsa kendisinde bunlar olduğunu hiç sanmıyormuş artık. Fakat onun için asıl kopma noktası, içinde bir şeyler parçalandığını hissettiği o asıl an bir Perşembe günü yaşanmış.

O Perşembe aslında her şey tıpkı diğerleri gibi başlamışmış. Gece ile gündüzün birbirinden zorlukla ayırt edilebildiği kasavetli anların tamamı yirmi dört saatin içine sığıyormuş. Limon ağacı baktığında yine aynı manzarayı görmüşmüş. Çürümüş bir toprak, birkaç küçük kan birikintisi ve ezilmiş dallar ile kuruyup toz haline gelmeye yüz tutmuş yapraklardan ibaretmiş her yan. Limon ağacının ufacık farklılığı ayırt edebilmesi ise çok geç olmamış.

Küçük, kıpkırmızı bir tırtıl onun nispeten hâlâ yeşil kalabilen yapraklarından birini yiyormuş!

“Ne yapıyorsun?” diye sormuş limon ağacı. Kırmızı tırtıl ise ona hiç cevap vermemiş. Yoksa duymamış mıymış? Limon ağacı bir daha sormuş, “ne yapıyorsun?”

Fakat tırtıl, limon ağacı için pek çok anlama gelen o güzel yaprağı ısırıp kemirmeye devam ediyormuş. Bu derece önemsenmediğini görmek limon ağacının kalbini kırmışmış. Oysa tırtılı ilk gördüğünde nihayet yalnızlığından kurtulabileceğini düşündüğü için ne kadar sevinmişmiş. Biraz sinirli biraz da gücenmiş bir sesle “günaydın,” diye sitem etmiş bu sefer.

İşe bak, tırtıl bunu duymuş gibiymiş. Yaprak kemirmeyi bırakıp kafasını kaldırmış ve “günaydın?” diye karşılık vermiş.

Limon ağacı o an duyduğu utançtan mı yoksa yeterince zayıfladığından mı bilinmez, sapasağlam yapraklarından birini düşürüvermiş.

Tırtıl hanımın gözleri neredeyse yerinden fırlıyormuş, “ne yaptın,” demiş, “o yaprak çok güzeldi!”

“Sanırım… sesin hayatımda duyduğum en güzel…” limon ağacı sözlerini nasıl bitireceğini bilemeden bir şeyler gevelemiş. Onun aksine hâlâ rahatlıkla konuşabiliyor olan tırtıl hanım şen şakrak bir kahkaha patlatmış.

“Sesim hoşuna mı gitti?” diye sormuş sormasına ama hemen sonrasında da buna pişman olmuş. Limon ağacı yapraklarından birini daha düşürmüşmüş.

“Evet,” diyebilmiş limon ağacı, sessizliğin hakim olduğu uzun bir aranın ardından.

Bir yandan düşüp giden yapraklarına üzülüyormuş. Bir yandan da dallarında hâlâ sekiz tanesi kaldığı için mutluymuş. Tırtıl hanım onun ilgisini çekmişmiş ve limon ağacı onu daha fazla görmek istiyormuş. Fakat büyük bir kafa karışıklığı içinde olduğu da doğruymuş. Yaprakları olmasa hep görmeyi düşlediği limonlarını hiç göremezmiş. Limonlarına kavuşsa bile tırtıl hanım onları yemekten yaprakları yemek kadar zevk alır mıymış bilmiyormuş. Şimdilik onunla konuşabilmek istediği için bir, bilemedin iki yaprağını yemesine izin vermekte karar kılmış.

“Şey,” demiş bir kez daha, “ne yapıyorsun?”

“Aslında yemeğimi yiyordum,” diye cevap vermiş tırtıl hanım.

“Ama… ben izin vermedim ki?”

Bu sefer de tırtıl hanım kızıl yanaklarının daha fazla kızarmasıyla bariz bir şekilde utanmış. “Özür dilerim.”

Limon ağacı hiç beklemediği bu tepkiyi görünce ne yapacağını bilemeyip hafif hafif titreyerek “önemli değil, önemi yok,” demiş, “istersen yiyebilirsin. Hem zaten, kimse yapraklarımı yemek istememişti. Aslına bakarsan kimse yapraklarıma konmamıştı bile. Benim için de değişik oluyor sadece.”

“İstersen gidebilirim,” demiş tırtıl hanım. Kullandığı ses tonu limon ağacına yapmacık da gelse bunun ihtimalini bile istemiyormuş.

“Lütfen kal.”

Limon ağacı, o Perşembe tırtıl hanıma bu izni verdiğinde işin nasıl bir noktaya varacağını tahmin bile edemezmiş. Artık günleri eskisinden daha farklı ve daha zor anlaşılabilir bir hâl alıyormuş. Kurumuş, yok olmuş dünyanın üstünde dururken kendi başına her gün aynı manzaraya değil, tırtıl hanımın yapraklarında gezinirken ve onu her geçen gün kemirirken verdiği farklı pozları izliyormuş. Bu ilk zamanlar onu mutlulukla doldursa da aslında geçen sürede ne kadar sıkıldığını fark ediyormuş.

Fark ediyormuş etmesine ama hiçbir şeyi değiştirmiyormuş ki! Bir şeyleri değiştirmek öyle kolay olan bir şey değilmiş. Değişim sadece bir taşın başka bir taşa çarpıp küçülmesinden ibaret olamazmış. İçerden değişmesi gerekilen şeyler de olurmuş. Limon ağacı ise içinde ne olduğunu bilmiyor, anlayamıyormuş. Bazen daraldığını, azıcık olsun nefes alamadığını hissediyormuş. Bazen de içindeki bir şeyler o kadar hızlanıyormuş ki bunları nasıl durduracağını bilemiyormuş.

Bu yüzden izin vermeye devam etmiş. Sonucu her ne olursa olsun, tırtıl hanım onun sıkıcı hayatını daha anlamlı hale getirmişmiş.

Günlerden bir gün uyanıp da gözlerini açtığında ve yalnızca iki sağlam yaprağının kaldığını gördüğünde, yaşadığı duygu gerçekten de acıymış evet. Fakat limon ağacının aklından geçen sadece tırtıl hanım ile geçirdiği anların buna değer olduğuymuş. Onun sayesinde birileriyle konuşuyor, meyveleri üzerine kurduğu hayallerini anlatıyor, hayata karşı yeniden umut kazanabiliyormuş.

Tırtıl hanım yine bir Perşembe günü onun dallarından birine kıvrılmış. “Nasılsın?” diye sormuş ona.

“İyiyim tırtıl hanım,” demiş limon ağacı, “siz nasılsınız?”

“Ne yazık ki bugün iyi değilim,” diye cevaplamış tırtıl hanım. “Korkarım ki vakit geldi.”

Limon ağacı oldukça şaşırmış. “Ne vakti?”

“Bugün birbirimizi son kez görüyoruz.”

Uğradığı şok ve yaşadığı keder ile beraber zavallı ağaç kalan iki yaprağından birini daha kaybetmiş. Bazı anlar varmış ki bu anlarda ne söyleyeceğinizi, nasıl davranacağınızı bilemezmişsiniz. Bazı anlarda hayat size zaman akışının donduğu boş bir döngü gibi gelirmiş.

“Kozaya girme vaktim geldi, hatta geçiyor bile,” demiş tırtıl hanım. “Üzgünüm. Bunu yapmayı hiç istememiştim. Ama…”

“Ama yapmazsan ölürsün.”

“Yaparsam da ölmüş olacağım. En azından senin için.”

Limon ağacı o kadar da yaşlı değilmiş. Ama tırtılların bir gün kendilerini ipek kozayla sarıp, o kozadan kanatlı bir yaratık olarak çıktıklarını biliyormuş. Yine de bu yaratıkların geçmişlerini ne kadar hatırlayıp ne kadar unuttukları konusunda bilgi sahibi elbette değilmiş. Tırtıl hanımın onu unutacak olma ihtimali bile yeterince korkutucuymuş. Tırtıl hanımın ölecek olma ihtimalini ise düşünmek bile istemiyormuş.

“Ölmeni istemiyorum,” demiş o nedenle. “Beni unutmanızı da istemiyorum. Ama şey… belki o zaman size kendimi hatırlatabilirim.”

Tırtıl hanım her ne düşündüyse uzun süre sadece ona bakmış. Limon ağacı tırtıl hanımı tanımasa, gözlerinin dolduğunu bile zannedebilirmiş. Fakat o en sonunda kafasını sallamış ve artık ipek kozasını örmeye koyulmuş. Limon ağacı, onu son kez bütün hayranlığı ile izlemiş. Tırtıl kozayı tamamlayıp da kendini tamamen kapattığında ise ona artık son kez bakmışmış.

Ondan geriye kalan koza yeterli durmuyor, bu iğrenç kabuk tırtıl hanımın güzelliğini yansıtmıyormuş. Genç ağaç bir kez daha mahvolmuş bir dünyada kendi başına kalmışmış. Zaten yeterince karmaşık olan bütün hisleri artık nihayet anlaşılması zor fakat eskiye göre rahatsız edici bir hale gelmişmiş.

Yine de limon ağacı geçen günlerin tamamında zamanını sadece kozayı izlemeye ayırmış. Onun içinden çıkacak yaratığı heyecanla bekliyor, en ufak bir harekete bile hazır olmayı umuyormuş. Gelgelelim tepesinde toplanan karanlık bulutların farkında bile değilmiş.

Pür dikkat kozayı seyrettiği günlerden birinde acıyla irkilmiş. Dallarından birine bir yağmur damlası çarpmışmış. Limon ağacı bunun ne olduğunu ise işte o zaman anlamış. Bu tarz yağmurların daha önce de yağdığına şahit olmuşmuş. Bu yağmurlar toprağı çürütür, kocaman ağaçları paramparça eder ve canı bedenden ayırırmış.

İkinci bir damla o kadar güçlü inmiş ki cılız dallarından birisini koparmış. Üçüncüsü kafasına, dördüncüsü ve beşincisi de gövdesine gelerek acıdan ağlatmış onu. Üstelik bu damlalar çok kısa süre içinde sayılamaz hale gelecek kadar çoğalmışlar.

Zavallı ağacın ise bütün o acının ortasında tek düşünebildiği kozaymış. Güçsüz dallarında geriye kalan son yaprağını bir an olsun düşünmeden kozanın üstüne kalkan yapmış. Bunun yetmeyeceğini anladığında ise kendisini o kadar zorlamış ki en büyük dallarından birisinin tam ortadan kırılıp parçalanarak kozanın üstüne düşmesine sebep olmuş. Eğer koza ezilmediyse asit yağmurunun ona zarar vermesi artık olağan değilmiş.

Artık limon ağacı kendisi için endişelenmeliymiş ama bunu yapamıyormuş. Asit yağmurunu durdurmanın herhangi bir yolu olmadığı gibi, kozaya zarar gelme ihtimalinden son derece korkuyormuş. Öte yandan en büyük hayalinin artık tam anlamıyla imkansız olduğuna inanması yüzünden, derin boğukluk duygusu onun için baş edilemez seviyeye yükselmişmiş.

Az sonra birkaç dalını daha kaybedip de gövdesinin yarısı yandığında yağmur dinmiş. Limon ağacının köklerinin bir kısmı toprağa başkaldırıp gün yüzüne çıkmışmış ve canı çok yanıyormuş. Yine de ilk iş kozaya bakmış.

Artık konuşamıyor, doğru düzgün göremiyor, meyve veremiyor, yeni dallar uzatamıyor ve hatta toprağa tamamen bağlanamıyormuş. İçini kemiren acı dışını tamamen ele geçirdiğinde aslında zaten hayata karşı bir umudu kalmamışmış. “Belki,” diye düşünmüş, “belki de tırtıl hanım olmasaydı bugün kaybedecek bir umudum bile olmazdı.”

Fakat bu bir teselli veya aklama değilmiş. Bugün canının bu kadar çok yanmasına sebep olan da umut değil miymiş zaten?

Limon ağacının birkaç gün mü yoksa sadece bir iki saat mi olduğunu anlayamadığı bir sürenin ardından da kozada ilk hareketlilik yaşanmış. Kızıl yaratık önce upuzun antenlerini sergileyerek kafasını çıkarmış kozadan. Ardından ayakları fırlamış. En sonda ise türlü renklerden, bakanı hipnoz edecek kadar canlı tonda devasa kanatları kendini göstermiş. Limon ağacı hareketlenip onunla konuşmak istediğindeyse elbette ağzından birkaç geveleme dışında bir şey çıkamamış. Konuşmayı başaramadığı gibi, en küçük dalını uzatabilecek gücü bile yokmuş.

Kelebek kafasını önce yana eğmiş. Bir süre beklemiş. Limon ağacının olduğu yerde put gibi duraksadığını gördüğünde kanat çırpmaya başlamış ve yavaş yavaş görünürde kaybolmuş. Uzaklaşmak adına her kanat çırpışında, limon ağacının içinde yalnızca tek bir şey kuvvetleniyormuş.

“Limon Ağacının Yaprakları” için bir cevap

  1. Düz okunulduğunda doğa eleştirisi kısmı göze çarpan ilk şey olabilir… Ama ben hayatımın bir kesitini okudum resmen. Belki de ağaç-sama sonrasında kendi menfaatlerini ağaç-sama’nın menfaatleriyle çakıştırmadan onla yaşayabilecek bir sincapla tanışacaktır. Sincapla hiç konuşmasa bile her gün birlikte yaşayıp, kalan kısacık ömrünü yalnız olmadan geçirecektir.

    Beğen

Yorum bırakın