“Şartlar iyiliği arzuladığında, ölüm bile kandırılmaya müsaittir…”
Kıyılarda balıkçıların, ovalarda atlıların mesken tuttuğu soğuk kasvetli kış günlerinin birinde bir çocuk varmış. Bu çocuk kara saçlı, kara gözlü, yakışıklı mı yakışıklı bir çocukmuş. Taşı sıkıp suyunu çıkarır, tek kılıcı ile koca koca ağaçları ikiye bölermiş. Yeri gelir bir kedi kadar uysal, yeri gelir bir aslan kadar vahşi olabilirmiş. Fakat bu çocuğu özel yapan öyle bir şey varmış ki diğer herkesin ona saygıyla yanaşmasına sebep oluyormuş.
Ada’nın reisinin oğluymuş bu çocuk.
Henüz çok küçükken reis babası tarafından en iyi hocalara teslim edilmişmiş. Ada’nın en yetenekli kılıç ustasından dövüşmeyi, en bilge aliminden ilimi öğreniyormuş. Elinde hemen hemen bütün imkanlar varmış. Çok mutlu bir hayat sürüyor, hayatından huzur eksik olmuyormuş. Yine de bir hocasını, diğerlerine değişmezmiş. Ona yaşamı, yaşamayı, alemleri gösteren Akbaba’nın yanından hiç ayrılmazmış.
Günlerden birinde yine Akbaba’nın yanına gitmiş. Akbaba, reisin ailesine ait olan dev otağın yakınında bir çadırda kalıyormuş. Bir çadır demek için çok büyükmüş aslında. Ama bir otağ olduğu da söylenemezmiş. Etrafı ilginç ilginç, rengarenk otlarla kaplı bir çadırmış burası. Girişinde sürekli dev meşaleler yanıyor, en az on adım çevresinde iri iri kürek kemikleri sergileniyormuş.
Genç oğlan ne zaman bu ilginç mekanı görse hafiften midesi bulanırmış. Öyle ya, içerisi de daha güzel değilmiş. Her çeşitten, farklı farklı boylardan onlarca kuş tüyü sergileniyormuş. Halısı ayı kürkünden, içerdeki yegane oturaklar at derisinden yapılmışmış. Tütsülerin bütün çadırı saran kokusu son derece garip bir ortam yaratıyormuş. Bunlar dışında da koca çadırda oğlanın aklının yettiği pek bir şey yokmuş. Sürekli kaynayan dev bir kazan, birkaç el yazması ve bazı çubuklar…
Akbaba onu bir kez daha gördüğünde çok mutlu olmuşmuş. Derhal oturmasını söyleyip hızlıca içecek bir şeyler kaynatmış. Oğlan aslında ondan gelen içecekleri içmemeyi, yiyecekleri de yememeyi çoktan öğrenmiş olmalıymış. Ama öyle saygı duyuyormuş ki kırmak istemiyormuş. Akbaba’nın nazik bir jestle hazırladığı şurubu hemencecik içivermiş. Tadını elbette yine hiç beğenmemişmiş ama bunu da ona söylememiş.
Onun yerine biraz oturup Akbaba’nın hoş sohbetine eşlik etmiş. Onunla çiçeklerden konuşmuş mesela. Kendisinin bilmediği ama bu yaşlı, komik giyimli adamın bildiği ne kadar çok şey varmış çiçeklerle ilgili. Veya atlardan konuşmuşlar, atlar hakkında da bilgisi inanılmazmış. Tıpkı bir önceki görüşmelerinde olduğu gibi ona ayrıca yıldızlardan, ruhlardan ve kuşlardan da bahsetmiş. Oğlan için bu, kılıç savurmaktan ya da ilaç hazırlamaktan daha zevkliymiş.
Daha sonra Akbaba ona bir masal anlatmış. Bir ayı ve ailesiyle ilgili bir masal. Ardından bir tane daha anlatmış. Bir kelebek ve ziyaret ettiği çiçeklerle ilgili bir masal. Ancak Akbaba üçüncü masala geçecekken durmuş. “Ee,” demiş, “bir masal da sen anlat bakalım.”
Oğlan her ne kadar şaşırıp da Akbaba’ya onu etkileyecek bir masal arama zahmetine girse de aslında hiçbir şey anlatamamış. Çünkü tam o konuşacakken çadırdan içeri reis babası girmişmiş. Akbaba ile onu daha önce de sıkça konuşurken görmüş oğlan ama bunların hiçbiri bu yaşlı adamın çadırında yapılmıyormuş. Genelde Akbaba, babasının ayağına gidermiş. Ayrıca onlar konuşurken genelde baş başa olurlarmış.
“İyi günler Akbaba,” demiş reis, “kolay gelsin.”
Akbaba derhal ayaklanmış, reisin karşısında dururken ne derece büyük bir saygı duyduğu belli oluyormuş. “İyi günler reis,” demiş, “bizi onurlandırdın.”
Oğlan onun onurlandığını biliyormuş bilmesine ama Akbaba’nın üzerinde bundan daha farklı duyguların yansımasını da görmekteymiş. Sanki Akbaba bir telaş, bir endişe, bir de korku içindeymiş. Onun neden böyle olduğunu, reis babası yine konuşana kadar anlayamamışmış.
“Sözü uzatmayı sevmem Akbaba,” diyormuş reis, “yarın cenk var, senden fikirlerini almaya geldim.”
Akbaba acı bir tebessüm takınmış. “Sana bu cenk hakkındaki fikirlerimi söylemiştim reis,” demiş huşuyla.
“Yapma, Akbaba,” diye çıkmışmış reis de. “Ruhların fikirleri değişmedi mi hâlâ?”
Akbaba başını bir sağa bir de sola salladığında gözlerindeki keder genç oğlan tarafından kolayca fark edilebilmişmiş. Fakat reis öyle düşünmüyormuş. Reis için ne keder ne de korku geçerliymiş. Aksine, sinir varmış onda. “Yine de bu cenge çıkacağım,” demiş dişlerini sıkarak. “Adamlar uzun süredir sıkkın. Hazine tükeniyor. Hayvanları otlatacak alan lazım. Hem önümüz kış…”
“Biliyorum,” demiş Akbaba, reisin sözünü keserek. “Fakat kazandığınızdan fazlasını kaybedeceksiniz!”
Genç oğlan, babasına karşı bu denli cüretkar olabilen birini ilk kez görüyormuş. Öyle ya, muhtemelen babası da ilk kez görüyormuş bunu. “Dua et,” demiş reis, Akbaba’nın yüzüne bile bakmadan. Ardından oğlunu da alıp çadırdan ayrılmış.
Gerçekten de Akbaba’nın yapabileceği en iyi şey dua etmekmiş. Fakat ondan önce kalkıp biraz ilaç hazırlamaya koyulmuş. Güneşin ayaklanıp da bu diyardaki yerini aya bıraktığı an gelene kadar yaşlı adam çeşitli otları öğütüp kaynatmış. Baharatları karıştırarak çeşitli tozlar üretmiş ve onları merhem haline gelene kadar şuruplara ilave etmiş. Aynısını diğer onlarca şişeyi doldurmak için tekrar ve tekrar yapmaktan da çekinmemiş.
Ve nihayet, bu işi bitirdiğinde oturup bütün gece boyunca dua etmeye koyulmuş. O bir eczacı olduğu kadar aynı zamanda bilginmiş. Ayrıca bilgin olduğu kadar da iyi bir din adamıymış. Büyüden, ruhlardan anlamak onun işiymiş. Ölümü metrelerce öteden tanır, bazen onu eski bir dostu gibi selamlar bazen de en azılı düşmanıymışçasına karşılarmış. Bazen ölüm onun adına öngörülmez olur, bazense her yanını sararmış.
O gün şafak vakti reis ordusunu toparlayıp da silah başına geçtiğinde ölümün ruhları kendilerini hiç olmadığı kadar belirgin gösteriyorlarmış. Biraz sonra ordu, Ada’nın bir diğer ucuna gidip burada çetin bir saldırı başlatmış.
Çadırından çıkıp neler olup bittiğini izleyen Akbaba için her şey son derece tahmin edilebilirmiş. Yağmalar sonucu kavrulan topraklardan kara dumanlar yükseliyor, kesif kan kokusu her yanı sarıyor ve çığlıklar Ada’nın dört bir yanından duyulabiliyormuş. Yalnızca biraz sonra, çeliklerin çarpışmasıyla ortaya çıkan çınlamalar kaybolmuş. Bağırışlar ve nidalar azalmış. Baskından dönen ordunun, giderkenki kalabalığından eser yokmuş.
Bu elbette Akbaba’nın beklediği, reisi de bu konuda uyardığı durummuş. Fakat beklemediği bir şey varsa o da çadırına doğru koşan bir askeri görmekmiş. Çünkü asker sırtında iki insan bedeni taşıyormuş ve taşıdığı bedenler, ona hiç de yabancı gelmiyormuş.
Askerle beraber çadırına girdiğinde hem reis, hem de genç oğlu onun ayı kürkünden kiliminin üzerinde hareketsiz yatıyormuş. Çocuk çoktan ölmüşmüş, reis babası ise karnından ciddi bir yara almasına rağmen direniyormuş. Akbaba kaşlarını çatıp askere bakmış, “yalnızca bir tanesini kurtarabilirim.”
“Fakat,” demiş asker, “çocuk çoktan öldü bile.”
Akbaba kafasını sallamış. Ardından başını kaldırıp etrafına bakınmış, ölümün bütün yüzleri onu izliyormuş. Çadırın dışında, biraz ilerde çocuğun ruhunu almış götürmek üzere yola çıkmışlar. Yaşlı adam aklına gelen fikirle acı acı gülümsemiş. Evvelsi gün hazırladığı karışımlardan birini burun deliklerinden içeri boşaltıp kendisini transa sokmuş.
Uyandığında ise boş bir odada yalnızca kendisi, ölüm ve genç oğlan bulunuyormuş. Az sonra reis de buraya gelecekmiş.
Akbaba çocuğun bileğini tutmuş. Ölüm ona ters ters baktığında ise tebessümle karşılık vermiş. “Çocuğu bırak,” demiş ölüme. “o senin için küçük, toy ve yetersiz. Fakat diğerleri için önemli, Ada’nın ve ailenin geleceği.”
Ölüm çocuğun kollarını iyice kavramış, onu bırakmayı düşünmüyormuş. Fakat biraz önceki kadar tekinsiz de durmuyormuş. Sorgular şekilde kafasını yana eğmiş. Az sonra reis de onlara katılmışmış.
“Çocuğu bırak,” demiş ölüme gülerek, Akbaba. “Onun yerine sana fazlasını vereceğim. Sana bir reisi ve onun bütün ordusunu vereceğim. Üstelik daha fazlası için de yolunu açacağım.”
“Neler oluyor?” Diye sormuş gerçekten ne döndüğünü anlamayan reis.
Fakat cevabını asla alamamış. Gördüğü son şey, ölümü ona bakıp kafa sallarken izlemek olmuş. Ardından onun için her şey kararmış.
Genç oğlan kendisini Akbaba’nın çadırında kan ter içinde bulduğunda başı ağrıyormuş. Bütün bedeninin üstünde ağır bir yorgunluk çekmiş. Ayakucunda Akbaba oturuyormuş. Yaşlı adam onu fark edip gülümsemiş. Ama konuştuğunda sesinde yalnızca esef hakimmiş. “Korkarım, reis babanı kaybettik,” diyormuş Akbaba. “Cesurca savaştı.”
Genç oğlanın duydukları karşısında gözleri dolsa da Akbaba ona üzülme hakkı tanımamışmış. “Şimdi vakit geldi,” diyormuş, “artık yeni reis sensin.”
Oğlan duyduğu bu sözler karşısında bütün o hüznüne rağmen gururlanmış. Başıyla onaylayarak ayağa kalkmış ve Akbaba’nın kendini tedavi etmesine izin vermiş. Daha iyi hissettiğindeyse derhal bir reis olarak ordusunun başına geçmiş. Kalan ömrünün tamamında bir reis olarak görevini yerine getirmiş. Yani ordusuyla ilgilenmiş, bir hanım bulup evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş. Kara saçlı, kara gözlü, yakışıklı mı yakışıklı bir çocuk.
Tabii bu süre boyunca Akbaba ile görüşmeye de devam etmiş.
Bu yaşlı adam ile bağı o kadar büyükmüş ki aynı ilginin oğluna da geçmesine sebep olmuş. Genç oğlu her gün Akbaba’dan ders almaya gelip onunla vakit geçiriyormuş. Yine her şeyin aynen bu yolla ilerlediği günlerden birinde, artık pek de genç olmayan reis; Akbaba’nın çadırına gelmiş. Çadırda her zamanki gibi oğlu da bulunuyormuş. Eğer yanlış anlamadıysa ona bir masal anlatmak üzereymiş.
Fakat reis bunun üstüne pek düşünmeden Akbaba’ya cenk niyetini anlatmış. Daha önce de bahsettiği bu cenk planı yine yaşlı adam tarafından onaylanmamış ama o artık reismiş. Yaşlı bir büyücüden ziyade kendi ordusunu düşünmesi gerekiyormuş ve ordusunun ne istediğini de iyi biliyormuş.
Hınçla oradan ayrılıp şafakta orduyu cenge sürmek üzere hazırlığa koyulmuş. Şafak vakti gelip de ordusunun başına geçtiğinde yanında oğlu da varmış üstelik. Onun da artık harp görecek yaşa geldiğini, yakında orduyu devralabileceğini düşünüyormuş. Düşünüyormuş düşünmesine ama bu seferki harp gerçekten diğerleri gibi değilmiş. Ada’nın diğer ucuna baskına gittiği anda ordusuyla beraber çok güçlü bir direnişin ortasında kalmış.
Karnına yediği ani darbe yüzünden atından düşüp kendinden geçen reis, oğluna neler olduğunu görememiş bile. Gözlerini açıp da boş bir odada uyandığında, oğlunu ancak karşısında bulabilmişmiş. Fakat burada Akbaba ve onun karşısında da ürkütücü bir ruh da bulunuyormuş. “Neler oluyor?” diye sormuş gerçekten neler olduğunu anlamayarak.
Fakat cevabını asla alamamış. Gördüğü son şey, ölümü ona bakıp kafa sallarken izlemek olmuş. Ardından onun için her şey kararmış.
Öte yandan, genç oğlu biraz sonra kendini kan ter içinde başı ağrır bir vaziyette Akbaba’nın çadırında bulacakmış.
